“Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi” yazılı hastane kapısında duran cezaevi aracından inen adamı görenler;

—Civan gibi de delikanlı yahu. Daha otuzunda ya var ya yok. Buraya düşecek adam mı? Nesi var? Niye getirmişler? Derken jandarmalar elleri kelepçeli tutukluyu araçtan indirdiler.

Hasta bakıcılar eşliğinde nöbetçi doktorun odasına oradan da pencereleri demirli hasta koğuşuna aldıklarında bilinci pek yerinde değildi.
Gözleri bakıyor, ayakları adım atıyor ama boşluk denizinde yürüyormuşcasına kollarına giren görevlilerin sürüklemesiyle ancak ilerleyebiliyordu.
Yanından ayırmadığı hatıra defterini kucaklamış gidiyordu.
Görevli jandarma çavuşu başhekim yardımcısının odasına girdi.
Elindeki dosyayı açtı. Kısaca bilgilendirdi.

—Öğretmenmiş. Malum davadan almışlar. Alırken de eşinin ve çocuğunun önünde biraz hırpalamışlar. Kızına çok düşkünmüş. Dayanamamış, sağa-sola zarar vermeye başlamış, hücre cezası almış. Bu sefer daha çok tırlatmış, kafayı sıyırmış. Cezaevinden buraya sevk ettiler. Burası da kabul etmese Bakırköy’e kadar gidecektik. Dedi. Sonra da işinin acele olduğundan dem vurdu.

—Neyse siz şu teslim evrakını imzalayın da biz geri gidelim. Daha çok yolumuz var. Şehzadeler şehri Manisa’nızı gezmek isterdik ama başka zamana. Kısmet değilmiş. Dedi.

Başhekim Yardımcısının soruları vardı.

—Pek de iyi görünmüyor. Ne zamandır böyle?
Oysa jandarma başçavuşu cevaplayacak durumda değildi.

—Ben askerim. Bilmiyorum. Dosyasında vardır herhalde. Neyse bize müsaade.  Akşam olmadan, hava kararmadan dönelim. Size kolay gelsin. Deyip odadan çıktı.

Ziya Öğretmen bir çuval gibi hastaneye bırakılıp gidildi.
Doktorlar ilk muayeneye geldiğinde Ziya’nın ağzından yavrusuna özlemi, döküldü.
—O daha çok küçük amcaları. Kızım bir melek. Ama bana göstermiyorlar. Ben kimseye bir şey yapmadım ki. Ne olur onu bana getirin. Onu çok seviyor, özlüyorum. Annesine sorun isterseniz, ben kızım olmadan yaşayamam. Ona istediğim gibi babalık da yapamadım. iki yaşında ela gözlüm. Ne olur onu gösterin bana. Doya doya sarılayım, öpüp koklayalım. Sarayım yavrumu, kuzumu. Hadi esirgemeyin ne olur.
Sonra da gözlerinden sicim gibi indirdi yaşlarını.
Doktorlardan birinin konuştuklarını ise duyacak durumda değildi.
Doktorun, meslektaşlarına söyledikleri çok anlamlıydı.
—Dosyasına bakılırsa ağır bir vaka. İşkence gördüğüne dair iddialar var. Ama “asılsız” diye not düşmüşler. Hücreye koymak zorunda kalmışlar. Eşyalarını parçalıyormuş, ayakkabısının derisini kemiriyormuş. Yeme-içmeden kesilmiş. Zorla yemek yedirmişler bu da çare olmamış. Yirmi dört kilo vermiş. Baksanıza bir deri bir kemik kalmış. Kolundaki morluklar ve çürüklere bakılırsa bayağı eski yaralanmalar bunlar. Ama konuşmaları son derece normal gibi. Anlaşılan ilacı biraz fazla vermişler galiba. Yazık çok da genç. Kim bilir neler çekmiş zavallı.
Diğer doktorun sözleri de çaresizliğin itirafıydı.
—Bu adamları bu hale getirenlerde hiç mi Allah korkusu yok. Cezaevi yetkilileri kendilerini kral sanıyorlar. Yazık be kardeşim. İnsan suç işlese dahi onu cezalandıracak kanunlardır, insanlar nasıl olur da insanlık onuruna yakışmayan, işkenceye başvurur. Baksana sırtına ne halde? Sonra da iki satır tutanak yapıyorlar. Neymiş efendim şahıs kendi kendine zarar vermişmiş… Bir de altına basıyorlar imzayı kendilerini  kurtardıklarını zannediyorlar(!) Bu günün yarını da var. İşkence suçunda zaman aşımı da yok. Bizi de alet etmek istiyorlar. Olmaz kardeşim, olmaz. Bu kaçıncı. Bu adamların yüzünden mesleğimden iğrenecek hale geldim. Allah bin türlü belalarını versin(Amin). Ya Rabbi bize haksızlığa alet etme ne olur.

Dertli doktoru dinleyen arkadaşı ikaz etti.

—Hocam, seni de alırlar vallahi. Aman fazla ileri gitme. Dedi.
Canı burnuna gelmiş doktor, Ziya Öğretmen’i gösterdi.
—Ne yani, haksız mıyım? Haklıyım elbet. Baksana şu adamcağızın haline. Cansız cenazeye dönmüş. Ancak elimden bir şey gelmiyor. Dedi.
Arkadaşı da onu teselli etti.
—Tamam, tamam, birkaç hafta kalsın. Tedavisine bakalım. Bakarsın düzelir. Sen de rahatlarsın. Ne yapalım her şeyi biz düzeltemeyiz. Sıkma canını. Bir an önce işimize bakalım. Dedi. yanından uzaklaştı.
Aradan geçen üç haftalık tedavi sonuç verdi.
Ziya Öğretmen’in eski krizleri bitti. Ancak sürekli kullanması gereken kırmızı reçeteli ağır ilaçları oldu. Hastane taburcu işlemleri öncesi verdiği “Cezaevinde Kalamaz” Raporundan Ziya Öğretmen’in avukatı ve eşine de bir fotokopi verdi.
Funda Öğretmen, eşinin haline mi yansın, içinde bulunduğu duruma mı yansın bilemedi ama aldığı raporla ümitlendi. Kendisi de üç yıllık öğretmenken sırf bir kurumda çalıştı diye ihraç edilmişti. Parasız, pulsuz, kimsesiz kalmıştı. Annesinin yazlık-kışlık yaptığı
konserveleri satarak eve getirdiği bir lokma ekmeği paylaşıyordu. Babası olsa belki o da çalışır geçinirlerdi ama adamcağız kızının meslekten atıldıktan sonra gözaltına alınmasını öğrenince kalbine yenik düşmüştü.
Funda Öğretmen ve avukat, cezaevi müdürüyle defalarca görüştükten sonra ancak on dört kişilik koğuşa yirmi altıncı olarak aldırabildi eşini.
 Funda Öğretmen ve avukat, ağır ceza mahkemesine defalarca dilekçe verdi ve raporları sundu. Ancak Ziya Öğretmen çıkarılmadı kalın duvarlar, demir parmaklıklar ardından. Ta ki dokuz yıl ağır ceza verildikten ve dört yüz kilometre ilerideki bir cezaevine nakledilip yemeğini kendi yiyemeyecek, tuvalet-banyo ihtiyacını tek başına göremeyecek kadar ağırlaşana dek.
Ziya Öğretmen nereye gitse ranzasının başına astığı yazıyla hatırlanır olmuştu.
O yazıda şunlar yazıyordu.
—Hep sevdim, hep seveceğim. Nasılsa bugünler de geçer.