Lokantam güneşin renklerinin üzerine döküldüğü deniz kenarındaydı. Bu mekân dedemden babama, babamdan bana miras olarak kalmıştı.Bu işletmede kapalı mekâna bitişik, gökyüzünü kendine çatı olarak seçmiş açık bir alan vardı. Fırtınalı günlerde mavi elbiseli denizin hırçın dalgalarını göğüsleyen kayalardan gelen serpintilere maruz kalırdı. Denizin öfkesini yendiği vakit müşterilerin tercihi açık havada deri koltukların arasında kalan masalar olurdu.
Bu mekânda batım zamanı güneşin fırçasıyla ufku boyamasını izlemeye doyum olmazdı. O an martılar bile hazza gelir, ıslak rüzgâra aldırmadan topluca dans ederlerdi. İçlerinde sesi en güzel olan avazının yettiği kadar çığlık atar, tüm martıları galeyana getirirdi.
Denizde sırası gelen kabarcık altın renginde parlar, selam vermenin mutluluğuyla kaçar giderdi. Huzur ve rahatlık dolgunca içinize akar, iştahınız çılgınca kendinden geçerdi.
İki mavi arasındaki bu yerde gözlerim bulutların döküldüğü çizgiye dokunduğu zaman tanımadığım bir arzu çökerdi içime.
Güneş ufukla oynaşmasını bitirince karanlık son aydınlığı yutar, sihirli parlaklığı ayla yıldızlara bırakırdı. Bu gümüş ışıkların haricinde denizin ortasında oynaşan parıltılar dikkatli bakılınca, kenar çizgileri parlayan gemilere ait olduğu anlaşılırdı.
Bu mekânın gecesi gündüzünden, gündüzü gecesinden daha farklı renklerle büyülüydü.
Serpme kahvaltının ve et yemeklerinin hâkim olduğu bu lokantada özellikle müşteriler balık yemeyi çok severdi. Okan Usta balıkların parlak gözleriyle konuşur, onlara kendine has özelliklerini sorar, pişirme tekniklerinden birini seçerek lezzetiyle damaklarda iz bırakırdı. Özellikle kor ateşe yaslanan yağlı balıkların ızgara tadına doyum olmazdı.
Bu işletmenin bende anlam kazanmış bir yanı da gönlüme düşen bir kızı, ilk defa lodoslarla gelen bir kış günü baba hatırası bu yerde ailesiyle balık yerken görmemdi. Askerden yeni terhis olmuş ve rahmetli babamla birlikte çalışıyordum. Bu kızın perma saçlarının altındaki görüntüsü birdenbire kalbimde bir anlam kazanmıştı. O gün yemek sonrası aileyi akşamın karanlığına sarılarak gizlice takip ettim. Adresini öğrenmem kaybetme korkumu sakinleştirdi. İlk renkli hayalim sanki tehlikeliymiş gibi huzursuzca içimde gezinmeye başladı.
Beni derinden saran dalgınlığımı babam hissetmiş olmalı ki zaman zaman ayaküstü de olsa soruyordu.
– İsmet neyin var, hasta mısın?
Hayır baba iyiyim. Yok bir şeyim.
Fazla da üstelemedi. Geçer diye düşündü. Fakat bu sis bulutu dalgınlığın uzun hal alması her geçen gün babamı düşündürüyordu. Ne zaman “Neyin var, iyi misin?” dese yüz rengim hemen kırmızıya kaçıyor, üzerime utangaçlık gölgesi vuruyordu. Başka sorular sormasına fırsat vermeden  garsonlara “Masalarla ilgilenin” diye sesleniyordum. Bu kaçamak cevaplar babamın bakışlarına şüphe dolduruyordu. Alev alev yanan bu sırrımı bir kaç arkadaşımdan başkası bilmemesine rağmen babamın anlamlı dudak germeleri bir fısıltı işitmiş gibi duruyordu.
İş yerinin bir sabah sakinliğinde birden omuzlarımı babam sağ kolunun altına aldı. Gözlerime bilmediğim bir manayla baktı.
-İsmet sana bir kahve ısmarlayayım dedi.
Bir an durgunlaştım. Cevap vermeme izin vermeden kolu omuzlarımda yürümeye başladı. Açık alanda bir masaya karşılıklı oturduk. Bir şey söylememi bekliyor gibi serilmiş denizin ufukla birleşen kavisine doğru bakıyordu. Birden toparlandı.
-Sana kimseyle paylaşmadığım bir sırrımı anlatacağım dedi.
Böylece babamın da annemle ilk defa bu mekânda tanıştığını öğrendim. İçimdeki
huzursuzluk babamın dostluğuna yenik düştü. Tüm sırrımı babamın kulaklarına boşaltıverdim. Babamın duygularımı tehlikeli bulmaması beni rahatlattı. Işığımı kapatan sisler dağıldı. Önümü görmeye başladım.
Babamın kahvesi fincandaki telveye dayanınca elimde bir fincan kahvem olduğunu hissettim. Bir yudum hüpletince sıcakken alamadığım soğuk bir acılık kapladı ağzımı. Öylece bıraktım masaya fincanı.
Suç gibi gördüğüm şımarık arzularımı öğrenen babam
-Bugün sen git dinlen biraz dedi.
Tamam, dedim ve teşekkür ettim.
Lokantadan ayrılırken içimdeki coşkunun aniden yetişkinleştiğini gördüm. Şimdi merak içindeydim. Önemli gördüğüm bu olayda alınacak çok yol vardı. İsmini bile bilmediğim kızın ve ailesinin bu alevden daha haberi bile yoktu. “Ne olup bitecekti acaba?”
Ertesi sabah annemin hal ve hareketlerinden babamla gece ne konuştuklarını anladım. Annem yeni arkadaşlık hislerime kayıtsız görünmüyordu. Nezaket sınırlarını ihlal etmeden bir kaç kelamın ardından adres yazılı kâğıdı annemin eline verdim. Kâğıda bakarken gözlerindeki çabayı okudum.
-Hayırlısı olsun deyiverdi.
Annem 2 gün sonra bir yolunu bulup kızla ve annesiyle tanıştı. Duruşunda doğru izi bulmanın mutluluğu vardı. Ne olup bittiğini sormaya hiç bir şekilde cesaret edemediğimi gördü. Ara sıra yüzüne bakınca dudaklarına dolan tebessümü görüyordum. Ona bir şeyler sormamı bekliyordu. Utangaç tavrım ise kaçıyordu.
-Bir şey sormayacak mısın? dedi.
İçimdeki suskunluk dilimde yoğunlaştı yine.
Annem: Böyle susarsan kız seni asla kabul etmez. Kızlar kendini ifade edemeyen erkeklerden hoşlanmaz. Yarın saat 13:00 de bizi bekliyorlar, ona göre hazırlan. Kızın adı da Leyla unutma! Tamam mı Mecnun diyerek gülümsedi?
Bu suskunluğu aile dışı ilişkilerimde yaşamıyordum. Hatta tam tersine arkadaşlarımla olduğum anlarda en çok da ben konuşuyordum.
-Neyse…
Annemin dudaklarından dökülen sözlerden sonra coşkumu onun yanından ayrılana kadar bastırdım. Kana karışmış sevincimi kalbim bedenime pompalıyordu. O gece gözüme uyku girmemişti. Aklımda bir sürü deli sorular geziniyordu. “Acaba beni beğenecek miydi? “
Sabaha karşı dermanı kesilen gözlerim aniden gafletimden yararlanarak uyuya kaldı. Neden sonra garip bir şekilde açılan gözlerim hemen karşı duvardaki saati yokladı. Yelkovan akrebin önüne geçmiş, neredeyse saat 10:00 olmak üzereydi. Üzerimden henüz uykunun ağırlığını atamadım. Şaşkınlığımdan ıslak bir kuş gibi silkelenerek hızlıca duşa girdim. Tepe duş setinden akan ılık suyun altına sakince vücudumu bıraktım. Tepeme biriken kanların dağıldığını, boğulma sertliğinde sıkılan tenimin nefes alarak rahatladığını hissettim.
Duş çıkışı vücudumu sarmalayan bornozum tüm ıslaklığımı vakumladı. Elbise dolabımın yeşil kapaklarını güvercin kanatları gibi aniden sağlı sollu çırpıverdim. Sıcaklığı biraz olsun soğuyan gözlerim kıyafetlerimin üzerinde dikkatlice gezindi. Sanki beynim gözlerimin yardımıyla bir şeyin farkına varacak gibiydi. Nihayet dar roma kalıp lacivert spor ceketimle altına uygun krem kotumu ve onları içten bir samimiyetle buluşturan beyaz yakasız tişörtümü fark etti.
Kemer ve ayakkabı uyumunu da sağlayarak nazarı dikkati çekecek bir hal aldığımı düşünüyordum. Aynada son kez saçlarıma baktım. Her bir tel saçımla sağa sola çekiştirerek özel ilgileniyordum. Nihayet annem de şık kıyafetleriyle yola çıkmak için hazır hale geldi. Zarafet sahibi annem benim gibi heyecanına yenik düşmemişti. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüştü. Pastane önünde arabayı durdurup çikolata renkli şekerlerden özel bir paket yaptırdı.
Bir an yolda babamın yanımızda olmadığı aklıma geldi. Anneme bu yokluğun anlamını sorduğum vakit “Önce biz gidelim. Leyla kalbine olur mührünü vurursa babanı da alır ailece kızı istemeye gideriz” dedi. Bu konularda pek tecrübeli olmadığım için yorum yapma ihtiyacı hissetmedim. Sonunda kız evinin hemen önüne arabayı park ettim. Annem kapı ziline basınca sanki içimde uçuşan tüm kuşlar ötmeye başladı.
Kapı aralandığı zaman yaklaşık elli yaşlarında, bakışlarında garip bir şaşkınlık yanan yüksek omuzlu bir bayanla karşılaştık. Bu bayan Leyla’nın annesi Esra Hanımdı. Zarif bir buyurla içeri girdik. Elimdeki paketi Esra Hanım’a uzatırken kendim hissedeceğim kadar kollarımın titredığini anladım. Esra Hanım “Zahmet buyurmuşsunuz” dediği zaman belli belirsiz bir sesle “Estağfurullah ne zahmeti ” dedim.
Bir ara yukarıdan aşağıya Esra Hanım’ın gözlerinin beni süzdüğünü gördüm. Bu ısrarlı bakıştan kontrol edildiğimi anlayınca gözlerimi duvardaki panoya kaçırdım. Sonrası genişçe bir salona girdik. Buyur edilen yere yavaşça oturduk. Annem bir kaynana edasıyla evin sağına soluna kaçamak bakışlar atıyordu. Kesin evin temizliğine zihninde gerekli notu vermişti. Hoş beşten biraz sonra Leyla Hanım adetten olan kahveleri ikram etti.
Annem kahveden bir yudumu, içine çektiği nefesle birlikte hüpletti. “Ellerine sağlık kızım kahven de pek güzel olmuş” dedi. Leyla billur bir sesle “Afiyet olsun efendim” diye seslendi.
Kahveler içildikten sonra münasip bir şekilde beni küçük bir odaya aldılar. 1 veya 2 dakika sonra da Leyla içeri girdi. Kısa bir öz geçmiş anlatımından sonra hobilerimizden, fobilerimizden bahsettik. Sonra Leyla’ya gece karanlığına sarılıp kendisini nasıl takip ettiğimi anlattım. Dudaklarına düşen tebessümün gözlerinde de eksik olmadığını gördüm. Bana karşı duygularının farklılaştığını, takip edilmenin gururunu yaşadığını yüzünde gördüm.
15 dakika sonra Esra Hanım yeter artık der gibi çay ve börek ikramı için salona çağırdı. Ona olan sevgimin gerçek miktarı hala açığa çıkmamış endişesiyle salona geldim. Bu gelişe olan kızgınlığımı sıktığım dişlerimin arkasına sakladım. Belli etmemek için yüz mimiklerimi kontrol altına aldım.
Çay esnasında kaçamak bakışlarımın Leyla’nın gözleriyle fazlasıyla kesiştiğini gördüm. Her kesişmeden sonra kaçan bakışlarımız hemen Esra Hanım’ın yüzüne doğru irkiliyordu. Şükür annemin sevecen gevezeliği Esra Hanım’ın keskin kontrolünden ırak olmamızı sağlıyordu.
Çay ve börek faslından sonra hiç olmadığı kadar kendime yakın hissettiğim bu ortamdan ayrılmak için annem, Esra Hanım’dan müsaade istedi.
Kapalı ve çözülemez gibi görünen olayın bu aşamadan sonraki akışı hiç ummadığım bir hızla ilerledi. Leyla’nın babası Mustafa Bey’in de oluruyla bekârlığın kenarlarında dolaşmaktan sıyrılıp mutlu bir yuva kurdum.
Geçen zaman Leyla ile birbirimize duyduğumuz sevgiyi eksiltemedi. Bu birlikteliğe talihsiz olaylar da karışmıyor değildi. Her seferinde olduğu gibi o sabah da aynı yoldan iş yerime ulaştım. İçerinin havasında bir gariplik olduğunu hissettim. Çalışanların üzgün duruşuna, gözlerine çöken acıma duygusuna tam anlam veremedim. Garsonlardan biri masada oturan misafirleri gösterdi. Kimsenin ağzını bıçak açmadığına göre bu sessizliğin düğümü takım elbiseli ve kravatlı bu zatlarda olsa gerekti.
Kendilerine yaklaşarak “Hoş geldiniz” dedim. Kabaca bir ses “Pek hoş gelmedik” dedi. Gelenlerin ifadelerinden iş yerime atanmış kayyumlar olduğunu anladım. Sebep ise burs verdiğim ve sohbetlerine katıldığım vakfın 15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra teröre destek veren kurum olarak kabul edilmesiydi.
Kendilerine bu kurumun devletin denetimi altında olmasına güvenerek yardım ettiğimi anlattım. “Yoksa devlet bize tuzak mı kurdu?” dediğim zaman kaşlarını çatıp “Biz bilmeyiz. Biz görevimizi yapmaya geldik” dediler.
Aldığım terbiye gereği pek sıcak olmasa da soğuk nezaketten de vazgeçmedim. Zaten darbe tiyatrosundan sonra yakın arkadaşlarımın başına gelenlere olan kuşkularım böyle bir olaya hazırlamıştı beni. Bu zulmü zamanın akışına bırakıp Allah’a havale ettim. Tabiki sebepler dairesinde ruhu alınmış hukukun kapısının tokmağına da dokunuyordum.
Ekmek teknemizin elimizden gasp edilmesi sancılarımı kabartmıyor değildi. Vücudumda bastırdığım gerginlik sinirlerimi tahrip ediyordu. Görünmez bir elin işkencesini yaşıyordum.Fakat bu cendereden geçişte sabrın gerekliliğinin farkındaydım.
Aradan 2 hafta geçti. Sabah saat 6 sularında evimizin kapısı çalındı. Üç sivil polis geldi. Benim ismimi okudular. Beni gözaltına almaya gelmişler. Ellerinde evimizi arama kararı vardı. Suçlamaları terör örgütü kurmak, terör örgütüne üye olmak, devletin bütünlüğünü ortadan kaldırmak gibi, hayalimde dahi düşünemeyeceğim iddialarla beni gözaltına aldılar.
Memur beyler evimi aradılar. Aileme ve bana ait telefon, tablet, bilgisayar gibi elektronik materyallerimize el koydular ve beni sağlık kontrolünden sonra terörle mücadele şubesinde, eksi ikinci katta bulunan nezarethaneye attılar.
Tam 22 gün boyunca hâkim karşısına çıkarılmadan nezarethanede bekletildim. Nezarethanede 2 kişilik koğuşlarda 5 kişi kalıyorduk. 22 gün boyunca yerde yatmak zorunda kaldım. İlk 7 gün avukatımla dahi görüştürülmedim.
Leyla ve çocuklarım görünenden  daha fazla acı içindelerdi. Ruhlarında anlam kargaşası yaşıyorlardı. Tehlike çılgın bir çan gibi kulaklarında çalıyordu. Şefkat dolu yüzleri endişe kaplamıştı. Annem ise daha sakin, kendinden geçmiş olmanın karışıklığını atlatmış olmalıydı.
22 gün sonra tutuklandım. Nezarethaneden sonra mapus bana lüks otel gibi geldi. Çok yorgundum. Bana gösterilen bir yatağa kıvrılıverdim. Uzun süredir yoksun olduğum deliksiz bir uykuya daldım. Ertesi gün sabah namazına uyandım. Vaktin loş karanlığını içimde hissettim. Biraz sonra ortalık aydınlansa da iç dünyama tesiri olmadı. Keyfi kaçmış duygular yüreğimde salınıp duruyordu.
Sonra yavaş yavaş bu boğuk ortama alışmaya başladım. Namazlar, tesbihatlar, kitap okuma ve sohbet dinleme derken Yaradan’a giden bir yol gibi görünmeye başladı mapus bana. Konakladığım bu yeni yerde çoğu zaman ruhuma tebessüm kuşları konuyordu.
27 ayı mapusta geçirdim. Hâkim, denetimli serbestlikle bıraktı. Kendimi yücelmiş gibi hissettim. Bir mü’minin kaderde yaşaması gereken vazifesini yapması gibi.
Gök gürültüsüyle üzerimize düşen sınırsız kinin hasret bırakmasından sıyrılıp aileme kavuştum. Gözyaşlarına boğulmuş sınırlı mutluluk vardı çehrelerde.
Bu kavuşmayı 3 hafta geride bıraktım. Bir sabah aklıma gasp edilen işletmeme müşteri olarak gidip bir kahve içmek geldi. Çocukça güldüm bu fikre ama vazgeçmedim. Garibime giden bu fikri gerçekleştirdim. Çevrede eski çalışanlardan bir kaç kişi kalmıştı. Beni görünce “Hoşgeldin İsmet abi, geçmiş olsun”dediler. Kanaatlerinin olumlu kalmasına sevindim. Kendilerinden bir kahve rica ettim. Sonra da bakışlarımı denizin üzerinde gezdirip ufka doğru uzattım.
Hatıralar canlanırken zihnimde bir ara babamın sadık dostu, lokantanın delisi geldi aklıma. Aslında deli mi? Veli mi? Pek belli değildi. Ne zaman lokantaya gelse babam ona bir şeyler ikram ederdi. Bu mecnun görünüşlü adamın özelliği insanların yüzünü kontrol eder; kimseyle konuşmazdı. Ara sıra babama “Bu balık güzel” der, başka da bir şey söylemezdi.
Unuttuğum bir hatırayı belleğim yeniden kurdu. İri yarı, geniş omuzlu bu mecnun şaşkınlık verecek bir harekette bulunmuştu. Babamın elinden tutup çekinmeden 50 yaşlarında bir müşterinin masasına götürdü. Yine “Bu balık güzel” dedi 3 kere. Babam yüzüne düşen açık mahcubiyetle müşteriden özür diledi. Müşteri babama ” Her olayda bir hikmet var. Bu divane seninle benim tanışmamı istiyor”dedi.
Babama günlük bir şaka gibi gelse de tanışmayı kabul etti. Bu müşteri üniversitede çalışan bir profesörmüş. Adı Hakan’dı. Hakan Bey konuşmalarında her şeyi o kadar etkili söylüyordu ki kendini vermemek imkânsızdı. Zamanla babamla Hakan Bey’in dostlukları çok ilerledi.

Bu dostluk sayesinde hem babamın hem benim yaşamımda eskiye göre önemli değişiklikler meydana gelmişti. Her şeyin bir lokantadan ibaret olmadığını, yapmamız gereken hayır işlerinin farkındalılığını öğretmişti bize.

Hayalim bu deliye uzanmışken bir el omuzuma dokundu. İrkilerek başımı sol tarafa ani bir hareketle atıp yukarı doğru baktım. Çocukça bir mutlulukla, yarı gülümsemeli gördüğüm yüz, biraz önce hayalimin uzandığı deliydi. Gözlerime bir anda şaşkınlık doldu. Kekeleyerek “Sen misin?” dedim. Bakışlarını gözlerime dayadı. “Yakında bu güzel balık tekrar senin olacak, üzülme” dedi ve gitti.
Ben bu delinin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Gökyüzünün mavi huzurunu içime doldurup başka bir ümitle, farklı bir sevinçle lokantayı terk ettim.