Anlayamamıştı.
Anlam verememişti. Nasıl olurdu?
Haşin ve kızgın bir şekilde kelepçeyi takan adama;
— Nasıl yani?  Annemi rehin mi alıyorsunuz? Diyebildi.

Sordu.
Öğrenmek istedi.
—Gerçek olamayacak kadar saçma. Dedi kendi kendine.
Ama adamların şakası yok gibiydi.
—Mutlaka bir yanlışlık var. Suçsuz olduğu halde babamı arıyorlar. Ya bunlar şaşırmış olmalılar ya da ben rüyadayım. Hadi babamı suçsuz olduğu halde arıyorlar onu bulunca alırlar ama annemi neden götürsünler ki? Annem öğretmenlikten başka bir şey yapmadı ki, onun ne suçu günahı var? Diye düşündü. Evin altını üstüne getiren memura kibarca;
—Memur amca! Peki bize kim yemek yapacak? Kim bizi okula hazırlayacak? Kim derslerimize yardım edecek? Kim yatalak babaannemin ilaçlarını verecek, oksijen tüpünü değiştirecek? Kim o kadıncağızın altından alacak, üstünü-başını değiştirecek? Kim yatağını, nevresimini tertemiz yıkayıp günlük değiştirecek? Kim, kim, kim… Sıraladı sorularını.
Ama kapı duvar olmuştu karşısındaki erkekli-kadınlı polisler.

—Memur amca, tekrar bir sorsanız. Bir yanlışlık vardır. Bakın işte babaannemin raporları hemen şurada. Zaten kendisini görüyorsunuz. Bir fotoğrafını çekin. Yetkiliniz kimse ona gönderin. Annemi almanız hukuksuz ama alırsanız babaannem bir gün dahi yaşayamaz. Demesi pek fayda etmedi.

Çabucak işlerini tamamlamak isteyen esmer tenli, gözleri kan çanağına dönmüş ellili yaşlardaki görevlinin;
—Ne amcası ulan. Ben senin nerden amcan oluyorum. Benim senin gibi yeğenim yok. Olamaz da. Kes dırdırı amma kafa ütüledin be birader! Laf salatasına karnımız tok. Onu darbeye katılmadan önce düşünseydiniz. Deyişi karşısında nefesi kesildi. Sesi titreyerek;
—Ne darbesi? Nerden çıktı memur bey? Bizim devletimize, milletimize karşı ihanet içeren bir saniyemiz bile olmadı hayatımızda. Neler konuşuyorsunuz siz? Lütfen sözlerinize dikkat edin. Demişti ki ağzının üstüne yediği yumrukla boylu boyunca yere uzandı. Dudağı patlamış, dişi kırılmıştı. Ana yüreği dayanamadı;
—Yavrummm! Kuzuuum! Fatih’immm! Elleri kırılasıca, ona bir şey olursa iki elim yakanda olur. Diyerek evladının üzerine kapandı.
Nejla Hanım, acısını yaşayamadan kollarından tutularak uzaklaştırıldı yavrusundan ve elleri arkadan kelepçelendi.
Eliyle ağzının kenarından akan kanları silerken bir yandan da annesini teselli ediyordu;
—Üzülme anne, bir şeyim yok. Olsun şimdi durur kanamam.
Sonra da kendisine eşkıyaya bile yapmadıkları muameleyi yapan azgın memura dönüp;
—Memur Bey! Annem, babaanneme bakabilmek için beş aydır ücretsiz izinde. Bakacak başka kimsemiz de yok. Yapmayın. Etmeyin. Ölümüne sebep olursunuz. Cinayet işlersiniz.  Talat Dedem de şimdi camiden gelir. Ağır tansiyon ve kalp hastası. Kendini bile zor idare ediyor. Bu durumu görürse yıkılır. Bir yanlışlık olmalı.
O sırada içeriden;
—Nejla kızım, suuuu! Diye gelen inlemenin yaşlı kadından geldiği belliydi.
Nejla Öğretmen, koşturup su vermek istedi ama elleri kelepçelenmişti.
—Bari gitmeden bakımını yapayım. Altını, üzerini değiştireyim. İlaçlarını vereyim. Dedi. Adeta yalvardı, yakardı, dil döktü. Ama gözü dönmüş görevli;
—İşimiz gücümüz var. Nasılsa bakan bulunur. Bizi oyalama kadın! Deyip iteleyerek kapıya doğru götürdü.
Son bir çabayla;
—Bir bardak su bari. İlaçlarını olsun vereyim. Biraz insaf Allah aşkına. İnsanlıktan hiç mi nasibiniz yok? Dese de, burnundan soluyan dengesini yitirmiş memurun;
—Yahu ne laf anlamazmışsın. Bir de öğretmen olacaksın. Olmaz dedik ya. Geç şöyle. Kıpırdama. Bak ağzını bantlamak zorunda bırakma bizi diyerek tehdit etti. Bize vicdan sömürüsü yapma kadın! İnsanlığı da bize sen öğretecek değilsin, küstah! Demesiyle çaresiz kaldığını anladı.

Nejla Öğretmen, hain darbe girişiminden sonra eşiyle birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ihraç edilmişti. Evinin yükü bir yana, öğrencilerinin sorumluluğu bir yana diğer taraftan da yatalak kayınvalidesinin bakımını üstlenmişti. Büyük oğlu Fatih’in dediği gibi, kayınvalidesinin ağırlaşan bakımıyla daha iyi ilgilenebilmek için son beş aydır da ücretsiz izne ayrılmıştı. Daha ne yapsındı. Günümüzde evlatların anne-babasına bakmadığı/bakamadığı bir ortamda o, kayınvalidesine bakıyordu. Hem de yatalak haldeyken. Hem de kendi ihtiyaçlarını gideremeyen birine.
Nejla Öğretmen ihraç olalı bir de ağır ekonomik problemlerle boğuşmaya başlamıştı.  Kolay değil üç de fidan gibi çocuk vardı.
—Kocan gelirse seni bırakacağız. Aklı varsa teslim olsun. Biz seni teslim edeceğiz ama sana orada kim bilir neler yaparlar. Varsa telefonu ara, yerini biliyorsan söyle, yerini bilen varsa söylesin. Haber gönderebilecek kimse varsa götürsün. Akıllıysa gelsin karısını kurtarsın. Bizim örfümüzde-adetlerimizde, geleneklerimizde var mı kadını teslim etmek? Hem delikanlılığa yakışır mı karısını rehin bırakmak(!) gelsin kuzu kuzu teslim olsun, gibilerden bir de pişkin pişkin laflar edince Fatih dayanamadı.
Ne örfü-adeti, geleneği? Ne teslim etmesi? Ne rehin bırakması? Babam mı annemi teslim etti, rehin bıraktı? Siz rehin alıyorsunuz. Töremizde var mı masum kadınlara, analara dokunmak rehin almak? Hastayı sahipsiz bırakmak, ölüme terk etmek? Masum insanların dişini kırıp dudağını patlatmak? Evleri basıp darmadağın etmek? Siz neden bahsediyorsunuz? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Der demez balyoz gibi tokadı yüzünde buldu.
—Kardeşim kendine gel, düşmana mı vuruyorsun. El kadar çocuk. Senin evladın yok mu? Diyerek evladına destek olan Nejla Öğretmen’in tokatlanışı ortamı iyice gerdi.
Haksızlık, hukuksuzluk odalara sığmaz olmuştu.
Her yerden zulüm fışkırıyordu.
Çok geçmeden Nejla Öğretmen ardında yatalak bir kayınvalide, üç masum çocuk, yıkık bir kayınpeder, darmadağın edilmiş bir ev bırakarak sürüklenerek götürülmüştü.
Aradan üç gün geçmiş, nezarethanedeki zulümler sonrası salıverilmişti.
Aradan geçen beş ay sonrası bir akşamüstü polisler Osmanlı’ya başkentlik etmiş Edirne’deki çilehaneyi yeniden bastı.
Nejla Öğretmen yine derdest edildi. Çilehane yine darmadağın edildi. Çocuklar yine horlandı. Bu kez Nejla Öğretmendi suçlanan.
İki gün nezaretten sonra savcının;
—Geçen sefer de kocan teslim olsun diye defalarca söylemiştik, bizi dinlemediniz. Üç gün kaldın aklın başına gelmemişti. İstersen eşini teslim et kurtul. Yoksa sen de o heriflerin öğretmen sendikasına üyeymişsin. Bak şimdi de senin hakkında tutuklama isteyeceğim. Sana hayatı zindan edeceğim.” Sözleri “kurt kuzuyu yemeye karar vermiş, suyu bulandırma bahane” durumuydu.

Nejla Öğretmen’in
—Ama biliyorsunuz masumum. Raporları önünüzde biliyorsunuz kayınvalidem yatalak hasta. Bakacak kimsesi yok. Ben hapse girersem o kadın ölür. Siz de cinayet işlemiş olursunuz. Hem kayınpederim de hasta. Ayrıca üç çocuğum var ve benim bakımıma muhtaç. Babaları ortalarda yok. Evde elişi yaparak geçim sağlıyoruz. Hem devletin kontrolündeki bir sendikaya üyelikten hapsetmek ne derece hukuka uygun? Dünyanın neresinde görülmüş? Ben de kronik hipotiroid hastasıyım. Raporlarım da mevcut. Bu halde serbest bırakılmam gerekir. Dedi. Anlattı, anlattı. Haktan, hukuktan, evrensel değerlerden bahsetti ama sonuç nafile.
Savcının kıs kıs gülerek;

—Haaa! Sana “yatalak felçli evde bakım yapılan hastaya bakıyor” diye rapor veren o doktor var ya hani. Onu da tıktık içeri. Sana rapor vermek neymiş görsün. Anlasın anyayı, Konya’yı. Demesi de hukuksuzluğun zirvesine tüy dikmişti.
Zulüm kurumsallaşmıştı.
Hapishane yetkililerin;
—Ezberden okuyun. Namaz duaları(!) neyinize yetmiyor.  Çıkınca kaza edersiniz. Hem bakın Fatiha Kur’an’ın yarısı eder, üç ihlas Kur’an kadar sevap kazandırır. Hem siz hür ve özgür değilsiniz, okumasanız da okumuş gibi sevap alırsınız, gibilerden fetvalarla Nejla Öğretmen’in koğuşuna Kur’an girişini engellemeleri de akıllara zarardı.
Kaç haftadır da ziyaretçisiyle görüşemiyordu.
Yetkililere her müracaatında;
—Pazartesi günü saat dokuz da görüş saatin var. Hazır ol. Gelen olursa görüştürürüz, demelerine ve kendisinin de her defasında hazır olmasına rağmen kimsenin o saatte gelmeyişi iyiden iyiye yıkmıştı Nejla Öğretmen’i.
Oysa nereden bilsindi, yakınları ve oğlu Fatih’e;
—Görüş gününüz Pazartesi. Saat 13’te gelin. Dendiğini ve buluşulamayınca da;
—Geç kaldınız. Yanlış saatte gelmişsiniz. Denilerek görüşmelerin iptal edildiğini.
Fatih anasıyla camdan duvarlar ardından ahizeyle dahi olsa görüşebilseydi.
Ana seni çok özledik. Biliyoruz senin ve senin gibilerin hiçbir suçu ve günahı yok. Seni seviyoruz ve hep seveceğiz, diyecekti.

Görüşebilseydi bir de;
—Başımız sağolsun. Onun ruhu şimdi inşallah cennette. Sana da hakkını helal etti. Vefatından önce “Ben ondan razıyım, Rabbim de razı olsun. Üzülmesinler zulüm devam etmez. Allah bizimle beraberdir” Dedi. Dedemin de son sözleri böyleydi, diyecekti.