Bir gecede değişirmiş insanın hayatı. Olmaz dediğin şeyler bir anda olurmuş. Hayallerle gelip üniversite okuyup öğretmenlik yaptığımız bu beldeden kovulmak da varmış yazımızda. Hiç tanımadığımız insanların sizi burada istemiyoruz sözlerini duymak da varmış. Dayanamıyorum Allah’ım dedikçe Rabbim’in dayanmamız  için güç kuvvet verdiğini, kalbimize inşirah verdigini iliklerimize kadar hissetmek en büyük tesellimiz olmuş.              Hani diyor ya şair “ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda…” diye. Duyulacak gözyaşlarım yoktur belki satırlarda ama kardeşlerim diyebileceğim insanların yaşadıklarını bir nebze olsun anlatabilmek maksadım. Hangisini yazsam, hangisinin yaşadıklarını döksem şu satırlara. Dertlerini hafifletir mi, acılarını azaltır mı?
28 yaşında bir arkadaşım var. Gencecik bir öğretmen. 3 yıldır cezaevinde. Annesi gözünden sakınırken, 8.5 yıl cezayı reva gördüler. Geçen bunca zamanın sıkıntısı patlak verdi. Vücudunda sulu yaralar çıktı. Üzülmesinler diye ailesine bile söyleyemedi. Her şeye rağmen birbirlerine teselli oluyorlar o medresede. Arkadaşına doğum gününde şöyle bir not yazmış “sefasını beraber yaşadığımız bu davanın cefasını da beraber çekmek nasip oldu hamdolsun”. Medrese-i Yusufiye’de gündüz genelde gülmek için çabalanırken, gece karanlık gibi dertler de çöküyor sanki insanın üstüne. Ortalık yerde ağlamak istemiyor çoğu biraz da kuvve-i mâneviyeyi kırmamak için ama kendi başına kaldığın zaman sessizce ağlamamak da elde değil. Bir gece yan yataktaki arkadaşım ağlıyor. Sessiz ağlamak için de çabalıyor. Ağlıyor musun desem hayır diyecek.  Ellerimle gözlerine dokundum kirpikleri ıslak. Ağlama desem fayda eder mi çare olur mu?
Başka genç bir öğretmen arkadaşım ailesi her geldiğinde türlü hazırlık yapmaya uğraşır. O küçücük haline rağmen ailesinin yanında nasıl heybetli durduğunu, onca yaşadığı sıkıntıya rağmen ailesini iyiyim merak etmeyin deyip teselli etmesini mi yazsam? Arkadaşım bana yazdığı mektubun birinde en son şu satırları eklemiş “saat şu an 8.10 kapı da beş dakika önce açıldı. Gardiyanların kara şaşırma sesleri geldi. Dışarısı gri görünüyor. Birazdan kar görmek için ben de aşağı ineceğim. Sana bir şey diyeceğim. Bir sabah süt ısıtıp içine sevdiğin bir şey kat (orada sabahları namazdan sonra ısınıp uyanık kalmak için içerdik). Pencereden bakarak iç olur mu? Karşında ben varmışım gibi çünkü seninle böyle bir anı paylaşmak istiyorum.” Arkadaşım bu satırları yazalı belki 7 ay oldu ama ben karşımda o var gibi yapamadım. Ne zaman yapacak olsam onu düşününce bıraktım. Evet aynı kandan kardeşlerim değiller belki ama onları kardeşimden de farklı göremiyorum ki. Benden sonra tahliye olanlara soruyoruz nasıllar iyiler mi bir ihtiyaçları var mı diye. Mektup bekliyorlar dediler. Gelen mektup o günlük bile olsa onlara iyi geliyor dediler. Dışarıda yaşanan güzel şeyleri pek yazmak istemedik sanki nispet yapar gibi oluyor diye. Bir arkadaşım şöyle yazmış mektupta sanki bizi ölmeden mezara koydular neden yazmak istemiyorlar mutlu anlarını biz de burada mutlu olmayalım mı? “O kadar içim sızladı ki artık iki kere düşünüyor insan mektup yazarken.
İki kız kardeş vardı nasıl oldu anlaşılmadı beraber tutuklandılar. Herkes çok şaşırmıştı. Babaları mahkemenin birinde dayanamayıp hakime “benim evlatlarım bu ülkenin asıl ve asil evlatları “diye çıkışmış. Doğru demiş olacak ki mahkeme salonundan çıkarıldığını mı yazsam? Daha sonra hamdolsun o kızlar da tahliye olmuşlar. Daha 1 aylık evliyken tutuklanıp 7 yıl ceza alan 3 yıldır cezaevinde yatan arkadaşımı mı yazsam? Eşi de şimdi aynı cezaevinde. Yaşadıkları nasıl ağır geldiyse bir dönem günde 20 saat uyuyormuş. Namaz  için ve bir şeyler yiyebilsin diye zorla kaldırıyorlarmış. Şimdi toparlamaya başlamış biraz.
Başka bir abla vardı bizden yaşça büyük. İki kızı vardı minicik. Küçük kızı daha yaşını doldurmamış tutuklandığında. Şimdi aradan üç yıl geçti kızları büyüdü. Görüşe giderken kızlarına ne götürsem diye telaşlanması hem güzel hem acı. Bir görüşte çikolata götürüyor küçük kızının alerjisi varmış. Kız kardeşi, abla çok yedirmesek mi ilacı da yanımızda değil demiş. Koğuşa gelince ben nasıl anneyim evladımın hastalığını bile unutuyorum deyip üzüldüğü o anları mı yazsam?
20 kişilik koğuşta 36 kişi kalınan soğuk kış günleri. Üstelik 4 de bebek var. İki ranza birleştiriliyor, alt kat 4 kişi üst kat 4 kişi bir de bebek 5 kişi oluyor. “3 saat sen uyu 2 saat ben. Yarın değişiriz.” Belki bunca yıl uykuya müptela gözleri ve gönülleri uyandırmak istedi Allah. Bu kutlu zamanları da vesile etti görmek istersek tabi.
İlk kaldığımız koğuş depodan bozma bir yerdi. İlk geldik ne olduğunu da anlamadık sanırım nereye geldiğimizi de. Sonra fark ettik bir tane masa var, 10 kişi yemek yiyebiliyor ama koğuşta 50 kişi var. 4-5 defa masa kuruluyor. Oruçlu geçen zamanları yazmıyorum bile. Başka bir ayrıntı; masada  oturuyoruz, tutuklandıktan 1 gün sonra başımı kaldırdım masanın üstünde çamaşır asılı. Alan o kadar küçük ki başka asabilecek yer yok. O an gülebildim içimden sadece nedense. Sonra kural!!! Yemek zamanı ya çamaşırlar iyice sıkılsın masaya damlamasın ya da yemek zamanı serilmesin!!! En küçük şeyi midesi kaldıramayan narin bayanlardan bu vaziyete 17 ay tahammül etmek zorunda kalanlar oldu. Sonra avlusu olan bir koğuşa aldılar. Özgürlüğe bir adım yaklaştık deyip sevinenleri mi yazsam? Avluda oturduğumuz zamanlarda bazen uçak geçerdi.  Uçağa seslenip aileme selam götür ya da bizi de götür demelerini mi yazsam? Halk arasında bir tabir vardır.  “Kuzum sana yer edeyim sonra gör bak neler edeyim” diye. Evet yaşananlara kader planında bakmak gerek muhakkak ama insan iradesini de yok sayamayız.
Benim nacizane gördüğüm bize yer edip sonra neler edenler… Pişman olanlar olmayanlar… Kendi evlatları için başkalarının evlatlarını hiçe sayanlar… Buradan çıkamayacağız diye korkup yakanlar yıkanlar. Anlayabilsek biz kendimiz mi geldik bu medreseye ki kendi irademizle çıkalım. İşte bunları düşününce de affetmek kolay olur mu,  affedebilecek miyiz diye de düşünmeden edemiyor insan. Çok kıymetli bir yazarı okurken gördüm günlerce de etkisinde kaldım. Şöyle diyor “senin gözlerinle seyrediyorum senin göremediğin dünya mahşerini. “Bugün Medrese-i Yusufiye’deki bir arkadaşımın gözüyle, diğer gün başka birinin gözüyle bakıyorum. Evet 1 yıldan fazla oldu belki tahliye olalı ama ne zaman onların sevdiği bir şey görsem o bunu çok severdi demekten alamıyorum kendimi. Çile doldurmaya gidiyor inanan insan o medreseye. Onların çilesi ayrı ardında bekleyenlerin çilesi ayrı. Tesellimizse,  Rabbim bize kaldıramayacağımız hiçbir yükü yüklemez !!!