Telefon acı acı çaldı. Ekrandaki isim ev sahibine aitti.
Kübra Hemşire meraklandı.
—Aman Allah’ım. Niçin arıyor ki? Şimdi ne diyecek acaba?
Telefon melodisinin bilinmeyen, istenmeyen alacaklı gibi çalışı ve ısrarı ahizeden huzursuzluk fışkıracağının belirtisiydi. Feride Hemşire nedense açmak istemedi. Telefonun dur durağı yoktu. Eli istemeye istemeye yıllanmış cihaza uzandı. Dokunmatik ekranı sağa doğru iter itmez kulakları çınlatan höykürmeyle karşılaştı.
—Neden açmıyorsunuz kardeşim telefonu. Gocunduğunuz bir şey var demek ki. Biliyorsunuz herhalde başınıza gelecekleri. Ben de yeni öğrendim demek vatan hainiymişsiniz de biz bilememişiz. Evimden hemen çıkın size bir hafta süre. Sonrasında kapıyı kırar girer eşyalarınızı sokağa atarım. Vay anasını yahu, hem terörist olacaksınız hem de benim evimde oturacaksınız. Öyle yağma yok. Derhal evi boşaltın. Haftaya sizi görmeyim oralarda.

Karşısındakinin bir bayan olduğunu bildiği halde av sahibinin telefondaki hali kudurmuşcasınaydı. Sonra da cevap dahi beklemeden kapattı yüzüne telefonu. Ne yapacağını şaşıran Kübra’nın sinirleri boşalmış hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Bir süre kendine hâkim olamadı. Sessizce masanın başına geçti. Rabbine havale ettiği kimseleri şikâyet edecekti. Her şeyi her an gören, her şeye gücü yeten Rabbine halini arz etmeye karar vermişti. Gecenin aşukla-maşuku buluşturduğu kuytu loşluğunda, kâğıdın dostluğuna, kalemin vefasına saldı kendini.

Seslendi Kâinatın Sahibine(CC) kelimelerin sessiz haykırışlarıyla.
—Ey Kâinatın Tek Hâkimi! Daha düne kadar “Eşim öldükten sonra dünyada kimim kimsem kalmadı. Evladım da yok ki malımı-mülkümü ona bırakayım. Akrabalarım da vefasız çıktı. Ama iyi ki sizleri tanımışım. Ölürsem sizi varis tayin edeceğim.” Diyecek kadar bizlere inanan, güvenen kimseler “Evimden hemen çıkın.” Diyor. Yüce Zatına(CC) malum ki yoksa kapıyı kırıp eşyalarımızı sokağa atacakmış. Rabbim! Sen bizi hiç bırakmadın. Sen bizim vekilimizsin……..
Uzun uzun yazdı.
Harflerle dertlendi, kelimelerle hüzünlendi, cümlelerle döktü yüreğinin kor alevlerini küllenmiş kırgınlığın üzerine.
Bir haftalık süre dolmak üzereydi ki Feride Hemşire ikinci bir haberle yıkıldı.
Eşinin meslek hayatına son veren adına Kanun Hükmünde Kararname denilen “giyotin” bir gece yarısı darbesiyle onu da mesleğinden koparmıştı.
Ne yapar, ne ederdi. “Allah’tan o bari başımızda” dediği kayınpederi de dünyanın dört bir yanındaki kimsesiz, fakir-fukaraya gönüllü yardım götürdüğü için derdest edilmişti.
Ev sahibine ne söyler, ne derdi? Bir-iki hafta daha süre istemeye karar verdi. Telefonu eline aldı. Aradı. Ancak hiç de beklemediği anları yaşamak zorunda kalınca yıkıldı. Kendi kendine söylendi.
—Herifin bir de küfretmediği kalmıştı. Demek bunu da görecekmişiz. Rabbim halimi en iyi bilendir.
Alelacele şehrin kenar mahallelerinden küçücek bir ev tuttu. Ev öyle küçüktü ki eşyalarının neredeyse yarısından fazlasını ihtiyaç sahiplerine verdi. İki kızıyla bir başlarına kalmışlardı.
Büyük kızı Selda, Anadolu Lisesi’ni son sınıftan bırakmak zorunda kalmış, Seyhan ise yeni taşındıkları yerde Güzel Sanatlar Lisesi olmadığından lisenin ikinci yılını düz lisede devam etmek zorunda kalmıştı. Çocukların durumuna en çok Feride Hemşire üzülüyordu.
Selda ve Seyhan yaşadıklarının etkisiyle kısa zamanda büyümek zorunda kalmışlardı.
—Ne bizim için, ne babam için ne de kendin için sakın üzülme anneciğim. Rabbimizin de bir muradı var, bir dileği var. Elbet bugünler de geçecek.
Çocuklarının dayanıklılığı, metaneti karşısında huzurun en derinini duyuyordu.
Aradan geçen günlerde kıymetli eşinden, can yoldaşından gelen mahpushane mektubu teselli kaynağı olmuştu.
Mektupta hitap cümleleri ve hal hatırdan sonra gelen satırlar küçücük evde defalarca okundu.
—….. Malazgirt Ovası’nda çobanlık yaparken beni vatan toprağımın bu en güzel köşesinden koparıp bir zamanlar Osmanlı’ya pay-i tahtlık, başkentlik yapan güzelim İstanbul’a getiren Rabbime binlerce hamd olsun. Verdiği nimetler sayısız. Hele ki öğretmenlik, hele ki muallimlik. Ömrümün sonuna kadar başımı secdeden ayırmasam bu nimetin şükrünü eda edemem. Fakir bir çobana, ülkenin istikbali çocuklara öğretmenlik lütfedilmesi, aman Allah’ım ne büyük nimet. Ya sonrası Feride Hanımefendi gibi dünya nimetleri bir yana o bir yana idealist, yüksek ahlâklı, bulunmaz birinin beni hayat arkadaşlığına kabulü anlatılır gibi değil. Ya dünya güzelleri kızlarım, bahtları güzel olasıca yavrularım, akıbetleri-gelecekleri hayırla dolasıca meleklerime ne demeli? Rabbime kâinatın zerreleri adedince hamd ediyorum. Geçici ayrılıklar, muvakkat üzüntüler sizleri üzmesin. Hamd olsun ki haksız yere zulme uğradık. Burada esaretteki herkes aynı durumda. Allah korusun ya bir de haklı olarak tutuklansaydık, o zaman yüzünüze bakamazdım. Geçen mektubunuzda sağlığımı merak ettiğinizi yazıyorsunuz. Ne diyeyim. İlaçlarıma ulaşmakta zorlanıyorum. Her geçen gün yürümekte güçlük çekiyorum. Sağ olsun cezaevi arkadaşları öz bakım konusunda yardımcı oluyorlar. En çok dokunan da dünkü açık görüşten sonra içime düşen “ya onları bir daha göremezsem” düşüncesi oldu. Ama buna da aldırmadım, siz de aldırmayın. Şayet ben cezaevindeyken bir emr-i Hak vaki olur da ahiret yolculuğuna davetiye alırsak hakkınızı helal edin. Benden yana helal olsun. Sizce de uygun olursa şiir kitaplarını ve bitmiş romanları baskıya verin. Satış olursa elde edilecek gelirle garip-gurabaya, fakir-fukaraya yardım edin. Allah’a(CC) emanet olun. Biriciklerimin gözlerinden öperim.
Seni daima seven uslanmazın Şahin Özdemir
…… Cezaevi …. Koğuşu……
Mektup okunduğunda gözler dolmuş, yanaklardan süzülen berraklıklar nur gibi ellere misafirliğin verdiği sevinçle buharlaşıp evin her yerine misler saçmıştı.
Mektuptan bir yıl sonra Selda annesine sordu.
—Anne babam romanına “Yılın Edebiyat Ödülü” verildiğini ve İngilizce, Fransızca ve
Almanca’ya çevrildiğini, İspanyolca, Rusça ve Japonca çevirilerinin hazırlıklarının yapıldığını görseydi ne düşünürdü?
Feride Hanım sevinç gözyaşlarını saklamadı kızından.
—Görüyordur, kızım, görüyordur bizi öteler ötesinden. Hele romanın geliriyle yapılanlar orta yere çıktığı zaman bak ne güzellikler olacak. Hem o fidanlar ahirette meyveye durunca gör neler olacak. Gör neler olacak.
Sonra da hep birlikte mezarın başında dua ettiler.