Üniformasını çıkarıp duş aldıktan sonra günün yorgunluğunu henüz üzerinden atmadan eşinin seslendiğini duydu;
—Hayatım! Yemek hazır Sinan’ı da alıp geliver. Kerata, dışarıda oynadığı yetmezmiş gibi birde evde başını oyundan kaldırmıyor. Gözleri bozulacak diye korkuyorum.
Dünyanın en güzel sesiydi, huzurlu bir hayat arkadaşı sesi.
Dünyanın en güzel davetiydi mutlu bir yuvada anne sesi.
Dünyanın bulunmaz nimetlerindendi birlikte olabilmek, bir arada bulunabilmek.
Murat da oğlunun odasına girdi. Oğluna sarıldı.
—Bak ablan üniversiteye İstanbul’a gideli iyiden iyiye oda sana kaldı. Haziran ortasında tatile gelecek bakalım o zaman ne yapacaksın. Anneni duydun. Biraz daha geç kalırsak küstürürüz. Haydi bitir oyununu da yemeğimizi yiyelim. Sensiz gidersem de fırçayı ben yerim. O sırada mutfaktan ikaz üstüne ikaz geldi.
—Haydi dedim ama. Bak darılırım haa. Çorbalar soğuyor haydii.
Murat sevgiyle karışık telaşla cevap verdi.
—Geldik, Sema sultan geldik.
Kızları Esma’nın yokluğunda tatlı bir özlemle huzur içinde akşam yemeği için sofra başındaydı Yılmaz ailesi. Ne zamandır birlikte yemek nasip olmuyordu.
Nasıl olsundu ki. On dokuz yıllık memuriyet hayatında sayılıydı evinde yemek yediği günler Murat müdürün.
Sevdaya tutulmuş âşıklar gibi seviyordu emniyetçiliği.
Yüreğinin bir parçası halini almıştı teşkilâtı.
Zihninin neredeyse bütününü kaplıyordu güvenlik, asayiş, hak, hukuk, adalet.
Birkaç hafta geçmişti ki mutlulukları taçlandı. Esma hazırlık sınıfını başarıyla bitirmiş ertesi yıl bölüm derslerini almak üzere tatil için yuvaya dönmüştü. Yılmaz ailesi bayram ediyordu.
Esma gece geç gelen babasının daha kapıdayken boynuna sarıldı.
—Babacığım! Köye de gideriz değil mi? Söz vermiştin, unuttum sanma. Babaannemi, dedemi özledim. Yosun kokulu ırmak kenarı burnumda tütüyor. Kuzu, koyun meleyişlerini özledim. Kazların göldeki hallerine hasretim. Kuşların cıvıltısı, ağustos böceklerinin cırcırlarını duymak istiyorum. Köyümüzü özledim babacığım, Gidicez dimi, söyle gidicez dimi.
Sema Hanım dayanamadı.
—Bu ne hal kızım? Bırak adamcağız içeri girsin. Kaç gündür söyleyip duruyorsun. Tamam gideriz elbet. Ama bırak ta ayakkabılarını çıkarsın. Elini yüzünü yıkasın. Sık boğaz etme babanı. Kocaman kız oldu halâ çocuk gibi davranıyorsun.
Eşine de sitem etti.
—Murat! Aşk olsun sana. Hep sen yüz veriyorsun. Bu kız ne zaman büyüyecek? Ne zaman ağır oturaklı olacak. Baksana nefes aldırmıyor.
—Sen merak etme hanım. O evimizin gül goncası. Köyü ne kadar sevdiğini bilirsin. Sevgisinden yapıyor. Gençler biraz sabırsız oluyor. Kusuruna bakma annesi. Sevda insanı sabırsızlaştırır. Hatırlasana nişanlılık günlerimizdeki kırdığımız potları.
Sema, tebessümle karışık çıkıştı.
—Nasıl da konuyu nişanlılığımıza getirebiliyorsun Murat. Yirmi bir yıl önceydi. Bıkmadın o günleri hatırlamaktan hatırlatmaktan.
Murat için taşı gediğine koyma ve gönül alma zamanıydı.
—Ne yapayım senle ilgili her hatıra benim için çok önemli. Rabbim seni benden beni senden bir an bile ayırmasın. İyi ki varsın. Azıcık takılayım dedim, kızmadın değil mi?
Konuşmalar sürüp gitti. Huzur kapladı evin dört bir yanını.
Yemek sonrası ailecek tatlı sohbetlerin zamanıydı.
Murat söz sırası kendine geldiğinde kitaplık laflar etti.
—Hayat anlardan ibarettir. Öyle anlar vardır ki aylara, yıllara hatta ömre bedeldir. Bizler her anın her dakikanın kıymetini bilmeliyiz. Hangi nimet ne kadar devam eder bilemeyiz bu yüzden en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.
Aile içi muhabbet geç vakte kadar tadından yenmez hale gelmişti. Zamanın nasıl geçtiğini kimse anlayamadı.
Yaz gelmiş. Yılmaz ailesi buram buram Anadolu kokan köylerinin yolunu tutmuşlardı. Günler haftalar bir su gibi geçmişti. Arpa hasadı gündüzden başlamıştı ancak hava kararmış traktörün farları ışığında ancak akşam bitirilmişti. Yıllık izindeki Murat da kardeşleriyle birlikte eve dönüş hazırlıklarındaydı. İçini bir sıkıntı kapladı. Anlam veremediği daralma yüzüne vurmuştu.
Kardeşi Kemal abisinin durumuna endişelendi.
—Abicim! Neyin var, ne oldu? Yüzün sapsarı. Tansiyonun filan düşmüş olmasın. Otur şöyle biraz dinlen. Yoo yo oturma geç şöyle uzan. Ayaklarını az yukarı kaldıralım. Aman Allah’ım! İstersen doktora götürelim.
Murat kardeşini sakinleştirdi.
—Yoo, şimdi geçer. Başım döndü biraz. Nefesim kesildi. Göğsüm daralır gibi oldu. Biraz dinleneyim bir şeyim kalmaz.
Murat biraz dinlendi. Kendine gelir gelmez hemen köye döndüler. Murat’ın “eve dönünce kimseye bir şey söylemek yok, anlaştık mı?” diyen sıkı tembihleri sonucu kimseciklere birşeyler söylenmedi.
Murat’ın telefonuna gelen bir mesaj hemen emniyet müdürlüğüne dönmesi şeklindeydi.
İznini yarıda keserek gece ilçe emniyet müdürlüğü yaptığı şehre doğru yola çıktılar. Sebebi ülkeyi yangın yerine döndüren 15 Temmuz darbe girişimiydi. Murat iki gün canla başla çalışmıştı ki, “açığa alındığını bu yüzden silahını, kimliğini ve rozetini teslim etmesi gerektiği, oturduğu lojmanı da on beş gün içinde boşaltması gerektiği” kendisine bildirildi, tebliğ edildi.
Bir gecede her şey değişmişti. İlçe Emniyet Müdürlüğü yaptığı yerde “terör örgütü üyesi” ilan edilmişti. Anlaşılır, dayanılır gibi değildi.
Sabah olunca toparlanıp ayrıldılar ilçeden köye doğru. Bu kez tatil için değil barınabilmek için.
Yılmaz ailesi perişandı, üzgündü, yıkılmıştı.
Mesleğinden edilmesi, maaş alamayacak olması, lojmandan çıkması değildi sebebi. Haksızca, hukuksuzca yaftalanmaktı, damgalanmaktı, iftiraya uğramaktı, çamur atılmasıydı. Üstüne üstlük hiçbir delil olmadan bunu yapanlar devlet adına yetki kullananlardı.
Murat haddinden fazla üzgündü. Yolda, köye gedinceye kadar herkesten saklamaya çalıştığı gözyaşlarını dindiremedi. Sema da ağlıyordu incilerden berrak gözyaşlarıyla, tıpkı gökyüzünü çevreleyen sema gibi. Murat eşini teselli etmek istemişti.
—Üzülme canım. Mutlaka bunda Rabbimizin bir muradı vardır. O istediği için bunları yaşıyoruz. O’ndan (CC) gelene baş-göz üstüne deriz. Ne yapalım kaderde varsa çekeriz. Rabbim haklıyla haksızı ayırt edecektir. Bize sabretmek düşer.”
Sema da çok iyi biliyordu bunları ama gönlüne söz geçiremiyordu.
Çocuklara hissettirmemeye çalışıyorlardı. Oysa onlar çocuk gönüllerinde ayrı hüzünler yaşıyordu.
Sema da Murat da biliyordu ki müfteriler, iftiracılar yaptıklarıyla kalmayacak gibiydi. Çünkü daha ilk sabahtan binlerce hâkim-savcı ve kamu görevlisi evlerinden haramice uygulamalarla derdest edilip götürülmüştü.
Sinan ve Esma’yı köye bırakıp ilçede kiralık bir ev tuttular.
On sekiz günlük tedirginlikten sonra bir sabah polis meslektaşları kapılarını çaldı. Elleri arkadan kelepçelendi. İkisi erkek biri kadın üç polis ne gariptir ki daha düne kadar ilçe emniyet müdürleri olan iki yüzden fazla takdirname ve maaş ödülü almış müdürlerine teröriste yapılan yapıyordu. Giderken de olmadık hakaretlerle götürüyorlardı.
Evde arama yaptı bu malûm üçlü.
Ne aradıklarını bilip bilmedikleri belli değildi. En azından ev sahiplerine açıklama yapmıyorlar, konuşmalarına izin vermiyorlardı. Her dolaptan, çekmeceden, Murat’ın diplomaları, teşekkür ve takdir belgeleri plaketler çıkıyordu.
Nihayet bir Kuran-ı Kerim ve üç-beş hikâye kitabını salondaki masanın üzerine koyup fotoğrafladılar ve isimleriyle tutanak yaptılar.
İşleri bitmiş veda zamanı gelmişti, Murat’la Sema helalleşti.
Murat eşine şu sözlerle seslendi.
—Sizi Allah’a emanet ediyorum Daha ötesi de yok. Allah bizim vekilimizdir. Hep başın dik olsun. Ben kanunsuz bir şey yapmadım. Yapana da izin vermedim. Rabbim bir gün hakkı ortaya koyacaktır. Çocuklara iyi bak. Babaları onların boyunlarını yere eğdirecek bir şey yapmadı. Allah’a(CC) emanet olun. Sema Hanım da izin alıp eşine sarıldı.
—Ben de, biz de seni Allah’a emanet ediyoruz.
Murat tebessümle çıktı ama yanındaki zorbalar ite-kaka götürmekte ısrarlıydı.
On dört gün sonra adliye koridorunda görünen Murat’ın yüzü-gözü morlar içindeydi. Kolu alçıdaydı. Murat’ın zoruna giden, gönlünü yıkan mesai ve silah arkadaşlarınca işkence edilmesiydi. İşkencecilerin yıllarca emek verdiği kimseler olması dünyasını yıkmıştı. Sorguda kimini sesinden, kimini kokusundan tanımıştı. O kanunsuzlar, zalimlere hoş görünmek ve bir kısmı itibariyle içindeki kini nefreti dökmek için yapıyorlardı belki de. Ama kimsenin buna hakkı olamazdı. Murat  büyük bir kararlılıkla sorguda geçenleri ve yapılanları tutanaklara geçmesi için tek tek bütün ayrıntısıyla anlattı. Hakimin aldırdığı yoktu. Zaten savcı da kıymet verip soruşturma dahi açmadı.
Murat mahkemedeki sözlerini şöyle bitirdi.
—Nasılsa bir gün herkes Hâkim-i Mutlak’ın(CC) mahkemesinde hayatının ve yaptıklarının her salisesinin hesabını verecekler.