—Anne çabuk gel, babam televizyondaaa. Deyip bayıldı küçük Furkan.
Genç bedeni, masum zihni, saf kalbi daha fazla dayanamamıştı Furkan’ın.
—Ne televizyonu oğlum, ne babası? Diyerek bahçedeki işini bırakarak gelen annesi Yeşim Hanım içeri geldiğinde oğlunu baygın bulmuş ve dünyası başına yıkılmıştı.
—Yavrum, kuzum, Furkan’ım. Neyin var kuzum? Aç gözlerini birtanem. Betül Kızım acele kolonya getir. Ağıldan babaannene seslen, koyunları sağıyordu. Çabuk kızım çabuk. Furkan’ın aç gözlerini yavrum. Aman Allah’ım, ne olur yavrumuzu bize bağışla, diye bir yandan talimat verirken bir yandan da oğlunun burnuna kolonya tutuyor, yumruk halinde kaskatı kesilmiş Furkan’ın ellerini açmaya çalışıyordu.
O sırada açık televizyondaki haberler gözüne takıldı.
—“…terör örgütünün özel dersane yapılanmasına mensup oldukları tespit edilenler gözaltı işlemlerinin ardından sağlık kontrolünden geçirildi. On dört gündür gözaltında bulunanlardan sekizi hakkında tutuklama kararı verilirken biri adli kontrol ve yurt dışı yasağı ile serbest bırakıldı.”
Bir yandan haberleri izlerken bir yandan da yavaş yavaş kendine gelirken hıçkırıklarla ağlayan Furkan’ı teselli etmeye çalışıyordu Yeşim Hanım.
Yasemen Teyze de yetişmiş gözyaşlarıyla torununa sarılmıştı. Televizyondaki haberlere konu olan oğlundan ise haberi yoktu. Derken gözü televizyona ilişmişti. Bir de ne görsün oğlu ekranda. Elleri arkadan kelepçeli. Her iki yanında da silahlı askerler. Yaşlı kadın oğlunun adını öyle bir haykırdı ki yer-gök inledi. Ardından da kendinden geçmiş halde yere yığıldı.
—Cemil’immmmmm.
Kaynanasının halini gören Yeşim bir kez daha sarsıldı. Oğlunu bırakıp bu kez de ana yarısı olan kaynanasına koşturdu. Dakikalar geçmek bilmedi. Betül girdi beyaz badanalı, kerpiç duvarlı odaya. Annesine sordu.
—Köy yerinde kime ulaşmalı. Yukarı mahallede Sıhhıye Mehmet Emmi var çağırayım mı anne?
Yeşim Hanım çaresizliğin doruklarında hissetti kendini. Neyse ki bu arada Furkan doğrulmuştu.
—Koş kızım koş. Çağırıver. Aman dikkat et hava kararmak üzere, kapılarının önündeki köpekleri pek adam geçirmez. Kendini koru. Hadi kızım Allah korusun, çabuk ol.
Sonra da Yasemen Hanım’la ilgilenmeye koyuldu.
Ana yüreği, yufkadır.
Ana yüreği, incedir.
Ana yüreği, narindir.
Ana yüreği, ipek gibidir.
Ana yüreği, gül goncası gibi zariftir.
Analar dağ gibi yüklere, çileye, eziyete dayanır, katlanır da yavrusunun saçının teline zarar geldiğinde yıkılır, kahrolur.
Ana yüreği ve analar kiminde Yasemen’dir, kiminde Yeşim. Ama hepsinin tek derdi tek endişesi yavruları, kuzularıdır.
Kimine de evlat bahşetmemiştir Yaradan. İmtihanı ağırdır amma onlar da her ana kuzusunu kendi yavrusu gibi görür incinmesini istemezler.
Kiminden de evlat emanetini alır Yaradan, işte o zaman yangın yeridir o ananın yüreği.
Sıhhıye Mehmet Emmi askerliğini sıhhıye çavuş olarak yaptığından köyün doktoru gibiydi. Haberi alır almaz eskimiş büyük deri çantasını alıp, merkebine binerek gelmişti.
O gelene kadar da Yasemen Hanım toparlanır gibi olmuştu.
Sıhhiye Mehmet Emmi, Yasemen Ana’yı ve Furkan’ı muayene etti. Olup biteni sordu. Sonra da hayretlerini bildirdi.
—Maalesef bende izledim haberleri. Gördüm fidan gibi delikanlıyı orada. Bir cani gibi kelepçelemişler. Yahu Cemil’in ne ilgisi olur darbeyle marbeyle? Ne yapılanması kardeşim?
Yasemen Ana da ağlayarak cevapladı.
—Evladım ekmeğinin peşindeydi.  Eşini ve çocuklarını bize bıraktı ki köyde birazcık olsun tarlaya-tapana yardım etsin ırgatlıkta yanınızda bulunsunlar da kışlık peynirimizi, bulgurumuzu, nohutumuzu hazır etsinler. Salça kaynatsınlar, turşu kursunlar da en azından katık hazırlasınlar diye. Yeşim Kızım da alışık olmadığı işlere nasıl da alışdı maşallah gelinime. Şimdi neydecekler?
Yeşim kaynanasının boynuna sarılıp teselli etti.
—Üzülme ana Allah doğrunun yanında.
Sıhhıye Mehmet Emmi söze girdi.
—Yasemen Ana senin de, Furkan yavrumuzun da hamd olsun bir şeyiniz yok. Ama sen biraz zayıf düşmüşsün. İstersen gelmişken sana bi kuvvet iğnesi vurayım da azıcık gözünün önü açılsın. Hadi geç şöyle hazırlan. Yeşim Kızım sen de anana yardım et. Furkan sen sen bizi dışarda bekle bakalım.
O sırada boynu bükük Furkan’ı koca yürekli Yasemen Ana sardı sarmaladı.
Uzun uzun kokladı. Sonra da altın gibi kıymetli sözleri teklemeden ardı ardına sırladı.
—Üzülme ciğerparemin kuzusu. Üzülme yiğidimin emaneti. Üzülme kara gözlüm, Üzülme hilal kaşlım. Sakın ha sakın boynunu bükme. Babanın suçsuz olduğunu cümle alem biliyor, bilecek. Bizim köyden terörist merörist çıkmaz. Burası Çanakkale. Buranın her karışında vatan evladının, Mehmetçiğin kanı var. Neneyin de dedeyin de soyu sopu belli. Anayın da öyle. Köyümüzden otuzdan fazla şehit vermişiz Çanakkale Harbi’nde. Bizim evlatlarımızı suçlayanlar bizi suçlamış oluyorlar farkında değiller. Bu köyden hain çıkmaz evladım. Baban da hain değil. Ben ona abdestsiz süt emzirmedim. Yattığı yer nur olsun rahmetli deden ve ben babana haram lokma yedirmedik. Amma bir kez yazmış, çizmişler bize sabretmek düşer. Tasalanma dik dur yiğidim dik dur. Elbet bir gün gelecek doğru-eğri belli olacak. Hadi kuzum az dışarıda bekle sonra gelirsin. Betül kızım sen de kardeşinin yanında ol. Kapatın şu televizyonu. Oğlum çıkana kadar da bir daha haber seyretmeyin. Lazım değil eksik olsun.
Yasemen Ana gün görmüş Anadolu kadınıydı. Yalçın dağlar kadar heybetli, çınarlar gibi haşmetli kocaman bir ANAYDI o.
Sıhhiye Mehmet Emmi iğne yaptıktan sonra Yeşim’e sordu.
—Kızım de bakalım ne menem bir iş bu?  Cemil marttan beri altı aydır Çanakkale’de değil mi? Nasıl oluyor bu?
Yeşim içini çekti. Gözyaşlarını sildi. Cevabını duygulu sözlerle verdi.
—Ahhh, Mehmeet emmi ah. Sormayın gitsin. Evet altı ay önceden kapattılar onun çalıştığı dersaneyi. Tazminat filan da vermediler. İşsizlik maaşı da bağlamadılar. Eşim o gün bugün iş arayıp duruyordu. Kâh inşaatlarda çalışıyor, kâh pazarlarda meyve-sebze satıyor, ne iş bulsa yapıyordu. Nerden çıktı şimdi bu iş. Altı aydır Çanakkale’de semt pazarlarında, inşaatlardaki adamın darbeyle ne ilgisi olabilir? Bunlar tümden şaşırmış. Önümüz kış. Onun gönderdikleri derman oluyordu bize. Şimdi ne yiyip ne içeriz. Allah’tan köy yerindeyiz de bir şeylerle idare ederiz. Ya okullar önümüzdeki hafta okullar açılınca ne yapacağız. Çocukların okulu Çanakkale’de. Bir de kendi derdi binecek. Fesubhanallah.
Haberleri seyreden yalnızca Furkan ve ailesi değildi. Muhtar ve birinci aza da çoktan Yasemen Ana’nın evine gelmişti.
Muhtar açık avlu kapısından girdi. Merdivenlerden sekiyi geldiğinde herkes sekideydi.
—Geçmiş olsun Yasemen Ana. Allah kurtarsın.
Aradan geçen haftalar neler yaşandığının öğrenilmesi için yeterli olmuştu.
Yeşim, Kaynanasının üzülmesini istemese de öğrendiklerini anlatması konusunda ısrar bitecek gibi değildi.
 —Anacığım ne olur üzülme. Ama madem ısrar ediyorsun ben de olanı biteni söyleyeyim. Cemil, altı aydır her bulduğu işte çalışmış ancak bunun böyle devam edemeyeceğini düşünerek iki arkadaşıyla birlikte üç ortak olarak elektrikçi dükkânı açmaya karar vermişler. On yaşındaki arabasını da satmış ki sermaye yapsın. Sonra da arkadaşının evinde kahvaltılı toplantıda ortaklık görüşmelerini yaptıkları sırada polis gelip gözaltına almış. Yanındaki on dört bin liraya da el koymuş. Cemil her ne kadar anlattıysa da “bu terör parası” diyerek azarlamış elleri arkadan kelepçeli haldeyken itekleyerek düşürüp alnını yarmış. Ama şimdi durumu iyi dört dikiş atmışlar alnına. Doktor verdiği raporda “hafif çizik, basit müdahale ile iyileşir” demiş. İlk günler nezarethanede battaniye bile vermemişler. Beş kişilik nezarete on yedi kişi koymuşlar. Yatacak yer yokmuş. Üzerlerindeki fazla giysileri birleştirerek yerde yatak yapmışlar. Hastalananlara doktor gelmemiş. Sonra göstermelik bir mahkeme. Dinlemeden, anlamadan tutuklanmış. Şimdi mapusta senin anlayacağın. Ama ana Allah bunu ona haksızca yapanların yanına koymayacak biliyorum.
Yüce dağlar gibi çelik yürekli kadın sessiz sessiz ağladı.
Yeşim’in anlatacakları var gibiydi.
Yasemen Hanım gelinine seslendi.
—De kızım hele de bakalım. Diyeceklerin var daha galiba.
Yeşim hayretle sözlerine devam etti.
—Ana! Oğlun öyle bir akıllılık etmiş ki sorma gitsin.
—Nasıl kızım? Ne akıllılığı?
—Ana sorma. Geçen hafta cezaevinde koğuşların kapılarını açmışlar ve Cemil gibi tutuklulara “hadi çıkın, çıkabilirsiniz, gidebilirsiniz” demişler. Cemil de “tahliye evraklarımız nerede. Salıverme evrakımızı verin, çıkalım. Hem böyle kapıları açıp çıkın demekle çıkılır mı? Olur mu öyle şey? Cezaevi burası han kapısı değil ya. Bunun bir yolu yordamı olmalı. Yoksa siz bizi öldürtecek misiniz? Çıkmıyoruz.” Deyince ısrar etmişler. “Ahmaklara bak, saldık, gitmiyorlar, “ Diye hakaret etmişler. Ama yine çıkartamamışlar onları. Meğer çıksalar “cezaevinden firar ediyorlardı” diye belki de öldüreceklermiş. Allah Cemil’i size ve bize bağışladı. Diğer tutukluları da ailelerine ve sevdiklerine demek ki.”
—Hamd olsun kızım, hamd olsun. Madem öyle Muhtar emmine git de geliversin. Ağıldaki koçu Allah rızası için kurban edip fakire fukaraya dağıtalım. Allah nasılsa yerini doldurur. Hem mazlum kimselerin kurtulmasına da vesile olur belki. Hadi durma kızım. Duracak zaman değil.
—Ama ana, o koç?
—Var git kızım var git. O koç değil binlerce koç kurban olsun Allah rızası için. Binlerce koç kurban olsun vatanın masum evlatlarının hürriyetleri için. Binlerce koç kurban olsun vatanın selameti için, haklının haksızın ayırt edilmesi için, zalimin zulmünün son bulması için. Var git kızım var git Muhtar Emmi’ni çağır.
Yeşim kararlı adımlarla Muhtar Emmi’nin yolunu tuttu. Dilinde duayı eksik etmeden.
—Rabbim sen biz ve bizim gibilerin vekilisin. Sen hem Hâkim’sin hem de bizim vekilimizsin. Haksızların hakkından gel Ya Rabbi. Mazlumları kurtar. Ahını yerde bırakma. Sana inanıyor, sana güveniyoruz. Elhamdülillahi alâ külli hall, siver küfri veddalal.