—Doktor ne dedi bey?
—Erken zamanda fark edilmiş. Riski fazla olsa da ameliyattan çok ümitli.
—Peki ameliyat ne kadar sürecekmiş?
—Üç-dört saat kadar sürebilir demişti.
—Peki altı saat oldu neden bitmedi bu ameliyat? Yoksa bir şey oldu da bize mi söylemiyorlar? Bir sorsan olmaz mı?
—Bazen daha da uzayabilir demişti. İnşallah bir şey yoktur. Meraklanma.
—Meraklanma demesi kolay. Beyin ameliyatı bu. Korkutuyor. Bir de tümör olunca insanın inancı kuvvetli olmasa aklını kaybeder herhalde. Rabbim tüm hastalara şifa versin. İçinde de bizim melek kızımıza. Rabbim onu bize bağışlasın.(Hıçkırarak ağlar, eşinin göğsüne yaslanır.)
—Amin. Amin.
Ameliyathaneler önünde hazırlanan Bekleme Salonunda dakikalar geçmek bilmemişti. Nihayet yedi buçuk saat sonra duvardaki büyük ekranda Eda’nın ameliyattan çıkıp yoğun bakım ünitesine alındığına dair yazı belirdi.
Anne Güzin Hanım yazıyı görür görmez o kadar sevindi ki ki yüksek sesle bağırdı. Eşinin boynuna sarıldı.
—Rabbime hamd olsun. Kızımız çıktıııı.
Günler günleri kovalamış, Eda, on iki gün sonra taburcu olmuştu.
2016 yılının yazında evde şenlik havası esiyordu ta ki Temmuz ayının ortasındaki yakıcı kavurucu ihanete kadar. 2016 yılının yazında evde bayram havası vardı ta ki Temmuz ayının ortasındaki kan dondurucu girişime kadar.
Güzin Hanım ve İsmail Bey Bulgar televizyonundan takip ediyorlardı Türkiye’de olup biteni. Çünkü yıllık izinlerini İsmail’in yaşlı anne-babasının yanında geçirmek için bu ülkeye gelmişlerdi. Çocuklar da yıllar sonra dede ve ninelerini görmüşlerdi. Bağ-bahçede özgürce koşuşturmuş, civcivleri, tavukları, horozları yemlemişlerdi. Koyun kuzu meleşmeleriyle şarkılar söylemiş, buzağılarla koşuşturmaca oynamışlardı. Temiz hava, yeşil doğa herkese çok iyi gelmişti. Özellikle Eda’ya.
Nihayet izinlerini bitirmişler ağustos sonunda vatana dönmüşlerdi. Her şeye rağmen vatan toprağı başkaydı. Havasını, suyunu, güneşini, ayını özlemişlerdi.
Ne bilsinlerdi onlar gelmeden isimlerinin listelere çoktan yazılmış olduğunu.
Ne bilsinlerdi her ikisinin birden memuriyetten ihraç edilmek üzere hazırlık yapıldığını.
Ne bilsinlerdi yıllarca canı pahasına ülkenin dört bir yanında görev yapmalarına rağmen artık istenmeyen kimse ilan edileceklerini.
Ne bilsinlerdi yıllarca doğu ve güneydoğuda ülke insanına, geleceğin mirasçıları çocuklara verdikleri emekten dolayı yasa dışı terör örgütü PKK’nın ölüm listelerinde isimleri yer alırken başka başka kimselerin yine aynı niyetle onları sivil ölüme mahkum etmek için isimlerini listelere alarak mesleklerinden atmak istediklerini.
Hatta ne bilsinlerdi isimlerini listelerde yayınlayıp ardından da kendilerini gözaltına almak  ve “proje mahkemeler” sayesinde tutuklayıp cezaevine tıkmak için çoktan kapalı kapılar ardında hazırlıklar yaptıklarını.
Hatta ne bilsinlerdi demir parmaklıklar ardına, taş duvarlar arkasına kapatılacaklarını, sevdiklerinden mahrum bırakılacaklarını, gökyüzüne hasret kalacaklarını, bilselerdi her şeye rağmen belki de Bugaristan’da kalır dönmezler, vatan hasretiyle hakikatlerin ortaya çıkmasını beklerlerdi.
Hatta, hatta, hatta….
Ne bilsinlerdi?
Nereden bilsinlerdi?
Nasıl bilsinlerdi?
Ancak olan olmuş, kapalı kapılar ardındaki plan, program işlemiş her ikisi de mesleklerinden ihraç olmuştu.
Ancak olan olmuş, İsmail hoyrat ve insan onuruna aykırı davranışlarla gözaltına alınmış, on yedi gün gözaltında kalmış ve göstermelik mahkeme sonucu cezaevine konmuştu. Konmuş demek zordu adeta tıkılmıştı.
Ancak olan olmuş, Güzin Hanım’ın annesi olanlar dayanamamış kalp krizi sonucu hayata gözlerini yummuştu.
Eda ve kardeşleri, günlerce, aylarca  dua dua Rablerine yalvardı.
Yalvarıyorlar.
Yalvaracaklar.
“Ne olur Allahım hakikati ortaya çıkar ve masumların yardımcısı ol. Sana inanıyor ve güveniyoruz. Sen bizim vekilimizsin.(Amin)”