Yollar, hasreti kavuşturmak için uzansa da dayanmayı da beraberinde ayaklar altına sermişti. Yollar, özlemleri gidermek için kıvrım kıvrımsa da katlanmayı yüreklere sarmaştırıyordu.
Dakikalardır yürüyen Ayhan dermansız bir seslenişle annesinin eteğinden çekiştirdi.
—Ayaklarımı hissetmiyorum anne. Çok yoruldum. Ne olur biraz duralım.
Güler, yüreği parçalanırcasına dinlediği yavrusunu çaresizce cevapladı.
—Biraz daha dayan oğlum. Baban bizi bekliyor, sen dayan ki kardeşin sızlanmasın.
Ama Ayhan, anne şefkatine ihtiyacını dile getirip, delikanlı olduğunu vurgulamak istemişti.
—Anne baksana onu susturmak da bana düşüyor.
—Elbette yavrum, Günhan senin kardeşin.
—Ama anne, durmadan “abi beni kucağına al” diye dırlanıp duruyor.
—Sen de biraz alıver. Ne zamandır yürüyor yavrucak. Ben alırdım ama hem eşyalar hem de minik Dağhan kucağımda olmasaydı. Az kaldı, hadi yavrum.
—Peki anne. Bari biraz dinlenseydik.
—Duracak vakit değil oğlum. Hadi bakalım.
Ayhan dayanacaktı ki, Günhan katlanabilsin. Güler Hanımlar, analar, tahammül edecekti ki evlatlar acıyı, ıstırabı daha az yudumlasınlar.
Geceden yola çıkmışlardı Çukurova’nın yakıcı sıcağından kurtulmak için. Otobüs parası çok olduğundan trenle yolculuk etmişlerdi. Sabah erkenden geldikleri Anadolu’nun bu güzel köşesinde öğleden sonraya kadar beklemek zorundaydılar.  Çocuklar yorgunluktan istasyondaki banklarda uyuya kalmışlardı. Görüş günü olduğundan cezaevinin önü kalabalıktı. Gelen-giden, giren-çıkan, bekleyen-ayrılan insanların yoğunluğu zihinleri de yoruyordu. Ailenin reisi, yuvalarının biricik varlığı, çocukların babası, Güler’in hayat arkadaşı, Aziz Usta “mahpus damındaydı”.
Evet ona “Aziz Usta” diyorlardı. “Usta”  nitelendirmesinin bir insana bu kadar yakıştığı ender kimselerdendi. Elinden gelmeyen iş yok gibiydi. Mahallelinin evinin elektriğinde bir problem mi oldu, Aziz Usta’ta haber verilirdi. Sıhhı tesisattaki arızaların yegane tamircisi Aziz Usta idi. Buzdolabı, bulaşık makinası, elektrikli süpürge, televizyon gibi eşyanın bakım-onarımcısı Aziz Usta’ydı. Her ne kadar büyükşehir de olsa mahallede Aziz Usta’nın emek vermediği ev yok gibiydi. Birisi ev mi taşıyacak, Aziz Usta’nın koordinesi ve taşımacılığıyla en ucuza halledilirdi. Boya-badana işlerini söylemeye bile gerek yoktu. Malzemeyi alan Aziz Usta’ya haber verir, o da iş çıkışlarında ya bir günde ya iki günde hallediverirdi ücret almadan. Çalışmaya gittiği yerlerde çocuklarla karşılaşacağını düşünerek çekerden, balona, çikolatadan sakıza cebinde her bir çocuk neşelendirenlerinden bulundurmayı ihmal etmezdi. O gelir gelmez de etrafı çocuklarca ablukaya alınırdı. Hediyelerini alan sevinçle koşturur, etrafı velveleye verirdi.
On yedi aydır mahallede çocuklara şeker, balon, sakız, çikolata veren yoktu. Mahallelinin evlerine yardıma giden ortalıklarda gözükmüyordu. Çünkü Aziz Usta on yedi aydır “mahpus damındaydı”. Öğleden sonra saat ikideki görüş bir saatten yarım saate düşürülse de “keşke her ay görebilsek de bir saate de razıyız” diye teselli oluyordu Yılmaz Ailesi. Nasıl olmasınlardı ki? Ne de olsa Aziz Usta hayattaydı, sağdı ve sınırsız derecede birbirlerini seviyorlardı. En büyük sermayelerden biriydi birlikte olabilmek, beraber olabilmek.
Yarım saatlik görüşten sonra çıkışta da “bunca çile ile gelip yarım saatlik hayal mi gerçek mi olduğunu anlayamadığımız hallerden sonra tekrar dönmek ölüm gibi” diyerek yollara düşmek ne zordu. Dağhan, henüz olayların farkında değildi. Bu yüzden beş yaşındaki Günhan kardeşine şöyle sesleniyordu.
—Sen daha küçüksün. Ne güzel annemin kucağında gelip gidiyorsun.
Annesi, kızının bu söylerine dayanamadı.
—Yavrum seni de alabilirim. Gel istersen.
Yaşı küçük ama yüreği dağlar kadar Günhan annesinin bu fedakârlığı karşısında tarihe not düşecek şu cümleleri sarf etti
—Aman anneciğim olur mu? Senin yorulmanı istemem. Keşke gücüm olsa da kardeşimi ben taşısam sen yorulmasan. Hem babamın hiçbir suçu yok. Bunu zaman gösterecek. “Aziz Usta” gibi birinin kızı olmaktan onur duyarım. Onu ziyarete gelirken yorulmuşsak önemi yok. Hani sen “Bu yolda tozlanan ayağımdaki tozları gözlerime sürme diye çekeceğim.” Demiştin ya, bak anne. Sürmem nasıl olmuş?
Güler hanım kızının gözlerine baktığında hakikaten gözlerinde topraktan sürme çekilmiş olduğunu fark etti.
Durdu.
Ağladı.
Rabbine şükretti.