Hava henüz aydınlanmak üzereydi.
Evin hanımı telaşla seslendi.
—Fundaaa! Kızıııım, kahvaltı hazır. Haydi yavrum Duygu’yu da uyandır.
—Geliyoruz annecim.
—Hadi kuzum, karagözlüm, uyan. Anneannen sana patates kızartmış, yumurta da haşlamış bekletmeyelim.
—Anne az daha uyusam olmaz mı? Sabahın körü daha yaa.
—Olur mu kızım? Kahvaltını yap sonra biraz uyursun.
—Öff ya. Saat daha altı buçuk. Ben sekizde gidiyorum. Anne ya, biz sonra yapsak olmaz mı? Ne olur biraz uyuyayım ya. Çok yorgunum. N’olur.
—Haydi meleğim, haydi. Elini yüzünü yıka gel. Sen de geç kalma işine. Hadi annesinin bir tanesi haydi.
Bu konuşmalar Pazar günleri hariç neredeyse her sabah biraz eksik biraz fazla cümlelerle aynıyla yaşanıyordu.  Kahvaltı sofrasına oturan Funda geçmişe yolculuk yaptı.
Düşünceli halinden belliydi, dolaşıyordu hatıraların koridorlarında. Konuşmaların sahibi Funda yıllar önce tezgâhtardı. Aydın’da özel sektörde altı yıl çalışmıştı. Alışverişe gelip giden Anadolu’nun bağrında yetişmiş fidan gibi bir delikanlı Polis Haydar’ın gözlerine takıldı. Gönlünde kaldı. Çok geçmeden sevdalar buluştu. Aileler anlaştı. Düğün-dernek derken yıllar geçti. Yeni yuvada iki fidan yetişmişti. O fidanlar büyümüştü. 2016 yılının ilkbaharında hiç de zamanı olmasa da Mart ayında hem de eğitim-öğretim döneminin bitmesine dört aydan az kalmışken Muğla’ya tayin edilen Funda Öğretmen ailesinden ayrılıp Muğla’da göreve başlamıştı. Aile birliği için Haydar da Emniyet Genel Müdürlüğüne Muğla için tayin dilekçesi göndermiş ama tayini yapılmamıştı. Haydar ve Funda çifti hiç tereddüt etmeden karar vermişti. Haydar altı ay ücretsiz izne ayrılmak zorunda kalmıştı. Nisan ayı sonunda Muğla’ya taşınmışlardı. Mayıs ayının ilk günlerinde de Funda, dünyalar güzeli bir kız evlat dünyaya getirmişti. Duygu ve Dağhan’dan sonra Derya dünyaya gelmişti. Ailenin en yeni ve en küçük üyesi Derya’nın bakımı zordu. Haydar eşinin her ihtiyacına koşturuyordu. Ne güzel günlerdi o günler.
Hayat hep böyle koşturma ve güzel telaşlarla devam edecek zannetmişlerdi. Her şey istedikleri gibi değildi ama mutluydular. Ailecek bir arada olabilmek için Haydar maaşsızdı ama mutluydular. Ama 2016 yılının kavurucu yazında ülkenin kaderine kast eden hainlerce organize edilen bir hareketle istikbal kararmıştı. İki yüz elli insanımız şehit olmuş, iki binin üzerinde vatandaşımız yaralanmıştı. Milyonlarca insanın ve masum Anadolu’nun geleceğine ihanet edilmişti. Bununla da kalmamıştı. Ekim ayında Haydar’ın altı aylık ücretsiz izni bitmek üzereydi ki bir sabah kapısı meslektaşlarınca çalındı.
—Hakkınızda yakalama kararı var. “Darbeye katılmak ve terör örgütü üyesi olmak irtibat ve iltisakından(!) gözaltına alacağız, bizimle geleceksin, demişlerdi.
Haydar ve Funda inanamadı. Önce şaka sanmış ama Haydar’ın elleri arkadan kelepçelenip evin her tarafı darmadağın edilince anlamışlardı.
Okullar açılmış Funda öğrencileriyle buluşmayı dört gözle bekler olmuştu. Ama Derya küçüktü. 2017 Şubatında bebeğini annesine bırakarak göreve başladı. Ama birkaç gün sonra Kanun Hükmünde Kararname ile mesleğinden ihraç edildi. Sebebini merak etti.
Avukatı dosyasına baktı.
—Aydın’dayken özel bir kurumda sigortalı çalışmışsınız ve ev almak için bir bankadan çektiğiniz kredi gerekçe gösterilmiş. Ha bir de eşiniz tutuklu olduğu içinmiş hakkınızdaki bütün bu yapılanlar. Demişti.
Duygu ailenin en büyük çocuğuydu. Genç Hanımefendi. Oldukça zekiydi. Türkiye derecesi yapmıştı. Tercihler için annesine sorduğunda;
—Evladım! Sen bilirsin ama başka ile göndermemiz mümkün değil. Buradaki üniversiteden bir yerler yazsan olmaz mı? Demek zorunda kalmıştı. Çünkü maddi durumdan dolayı başka ile gidemezdi. O yaz Duygu, Muğla Üniversitesi’ni kazanmıştı. Kaydını yaptırdı. Yaptırır yaptırmaz da yine aile kararıyla “Kaydını Dondurmak” zorunda kalmıştı.
Babası cezaevindeydi. Annesi meslekten ihraç edildiğinden gelirleri yoktu. Anneannesinin yanına taşınmışlardı. Kadıncağız da o yaşına rağmen başkasının evine erkenden gidip akşama kadar çocuk bakımı yapıyordu. Bir süre sattıkları arabanın geliriyle idare etmişlerdi. Ama bıçak kemiğe dayandığından Duygu’nun ısrarıyla(!) Duygu çalışmaya başlamıştı.  Duygu kaydını dondurup çalışmak zorunda kalmıştı. Eve ekmek gelmeliydi, sofraya katık. İş başa düşmüştü
.
Funda hatıraların sisli yoğunluğundan kurtulup yaşadığı zamana döndü.
Karşısında uykulu gözlerle kahvaltı yapmaya çalışan Duygu’yu düşündü. Funda kızına dönerek seslendi.
—Ah yavrum! Uykunu da alamadın ama ne yapalım, dayanacağız. Gözlerinde süzülen damlalar anlamlıydı. Zira Funda, son kalan bileziğini ve alyansını da satarak avukat tutmuş, eşine hukuki yardım yapmak istemişti. Okula yeni başlayan kızı, babasına en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda babasız kalmıştı. Bu yaştaki kızına;
—Babamı niye götürdüler anne? Diye sorduğunda cevap verememek insanı kahrediyordu.
Kızı neredeyse babasını unutacaktı. Babasının resimlerini görünce heyecanlanıyordu.
Kendi kendine düşündü.
—Şimdi bu çocuklara ve bizlere bunları yaşatanlar hala neyle suçlandığımızı dahi doğru dürüst söylemediler. Eşim 15 Temmuz gecesi evde olduğunu kamera görüntüleriyle savcıya bildirmesine rağmen hala tutuklu. İkimiz de ihraç durumdayız. Annemin çocuk bakımıyla ve kızımın aldığı asgari ücretle daha ne kadar geçineceğimi bilemiyorum. Çağdaş dünyada savaşta bile kadınlara dokunulmamasına rağmen bu adamlar sırf bir bankadan kredi çektik diye ve eşim tutuklu diye beni de ihraç etti, açlığa mahkûm etti. Umarım bu hukuksuzluklar bir an önce biter de herkes ailesine kavuşur. Rabbim ne olur bir an önce bitir bu zulmü.
Funda’nın ağlayışına Duygu da eşlik etti.
Anneanne hüznünü gizleyerek çoktan kapıdan çıkmıştı.