Temizlik sonrası yorulmuş oturuyorlardı. Sonradan mülteci kampı olarak düzenlenmiş bu eski okulun bahçesi, kasabanın her yeri gibi yemyeşildi. İki katlı, kırmızı tuğlalarla örülü bu sağlam ve eski yapıda birçok milletten insan vardı.
Havalandırılmak üzere asılan battaniyelerin gölgesinde, bir tahta kerevette oturan Nilgün Hanım kendisi ile benzer bir kaderi yaşayan Necla Hanım’ın su yeşili gözlerine baktı. Hocam diye hitap ettiği, kendisinden 5 veya 6 yaş büyük, bu matematik öğretmeninin ruh zenginliği gözlerinden taşıyor gibiydi. Hüzünle harelenmiş yorgun bakışlarını okumaya çalıştı Nilgün Hanım. Bir psikolog olarak, insanların duruşları, bakışları el hareketleri, yüz işmizazları ona sözcükler fısıldayan diller gibiydi.
Necla Hanım’la tanıştığında, evini barkını, yurdunu yuvasını terk edip geldiği bu yerde yalnızlığına bir merhem gibi hissetti. Şimdi de sanki yaslandığında dağ gibi gördüğü bir dosta sahipti. Başını hafifçe çevirerek yanında oturan dostuna baktı. Yüzündeki çizgiler onun yaşam öyküsünü anlatır gibiydi. Çehresinin her ifadesi ve bakışlarındaki derinlikten acaba kızgın mı diye düşündü. “Hayır, olamaz” dedi. Yorgunluk ve bıkkınlık kelimeleri de bu ifadeleri karşılamıyordu.  Belki de “kırgınlık” demek daha doğru olabilirdi.
Öylece oturuyorlardı. Belki de konuşmaları sese dönüşmüyordu ama aynı konu üzerinde susuyor ve düşünüyorlardı. İnsanımızın harcı, mayası acı ile çile ile karıldığından olsa gerek sabrın acı şurubunu yudumluyorlardı sessizce. Hep kitaplarda okur, yaşlılardan dinlerlerdi “düşman şehre girdi ” haberi ile bir yazması bir de beşikteki çocuğunu alıp yollara düşen taze gelinlerin çilelerini, tenceresini ocağın üzerinde bırakıp göç eden anneleri, derin, soğuk ve karanlık sularda can verenleri, yollarda kardeşini kaybeden ve ancak ömrünün ahirinde kavuşabilen kardeşlerin ızdıraplarını. Hâlbuki şimdi böylesi bir durumun içerisine itilmiş, kendileri yaşıyorlardı ancak romanlarda veya tarih kitaplarında rastlanılabilecek hayatları…
Necla Hanım’ın yüzüne tekrar baktı. Sanki yaşadıkları kızgın bir yağ gibi beyninin ve yüreğinin içerisine akıyordu. Pişmanlık değildi yüzünde gezinen bu ifade acaba neydi? Konuşmadan da anlaşılacak gibi değildi. En iyisi derinlere dalan arkadaşına bir ip atıp çekmek, konuşmak, konuşturmak ve paylaşmaktı. İlk önce uzayıp giden bu sessizliği bozmakla işe başlamalıyım diye düşündü.
“Hocam, daldınız eski günlere mi gittiniz? Yüzünüzdeki ifadeyi okumaya çalıştım ama başaramadım. Kızgın değilsiniz. Bıkkın ve endişeli de değil. Hayırdır inşallah” dedi. Necla Hanım, su yeşili gözleri ile önce kısa bir müddet baktı Nilgün Hanım’ın yüzüne. Bir acı tebessüm ilişti çehresine. “Yok” dedi. Derin bir nefes aldı ve devam etti.
“Ben, kızgın, küskün, pişman değilim Nilgün Hanım. Benim halet-i ruhiyemi belki ” kırgın ” kelimesi ile ifade edebiliriz. Kaderin önemli bir miktar hissesi var bu yaşadıklarımızda, bunu evvela kabul ediyorum. Beni en çok düşündüren ve üzen hadise; aile ve akrabalarımızın, dost ve arkadaşlarımızın, komşu ve meslektaşlarımızın bizi çok iyi tanımalarına rağmen bize “terörist” yaftasını yapıştırmaları veya bu duruma ses çıkarmamaları. Evlatlarını ve evlerini bizden başkasına teslim edemeyeceklerini beyan edip, bize olan güvenlerini vurgularken şimdi terörist kelimesini kullanmaktan çekinmemeleri. Yaşadığımız onca ızdırap ve zulme kayıtsız kalmaları… Hapishanede yatan bebeklere, doğum yaptıktan sonra gözaltına alınıp tutuklanan annelere, nefes alıp vermeye dermanı kalmamış hastalara, çiçeği burnunda gençlere, yürümeye bile takati kalmamış yaşlılara akla hayale gelmeyen zulümler yapılırken duyarsız kalmalarına kırgınım… Bu konuyu düşünürken, çocukluğumda yaşadığım benzer bir durumu hatırladım” dedi Necla Hanım.
Nilgün Hanım epey merak etmişti çocukluğundaki bu durumu. “Hocam, nasıl bir şey yaşadınız” diye sordu. Merakla bekliyordu cevabı. Nasıl bir şey yaşamış olabilirdi ki?
Necla Hanım, derin bir nefes aldı. Bakışları ileri bir noktaya sabitlenmiş, elleri bir sarsıntıya karşı sıkıca tutunmuş gibi kerevetin yıpranmış ve boyası dökülmüş tahtasını kavramıştı.
“Ben, 7 veya 8 yaşlarındayken annem ve babamla birlikte lunaparka gitmiştik. Akşamüzeri vakitleriydi. Işıklar, boğazlarda oluşan tekinsiz akıntılar gibi baş döndürücü hızla kendisini gösteriyordu. Işık ve renkleri takip etmek mümkün değildi. Bazen de havai fişekler atılıyor, renkler haykırışa geçiyor, büyülü bir gerçeklik yaşatıyordu etrafa. Ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde her zaman tuttuğum babamın elini bir anda hissedemedim. Etrafıma baktım, sağımı solumu tekrar kontrol ettim ama anne ve babamı bir türlü göremedim. Olduğum yerde ağlamaya başladım, “Anne! Baba” diye bağırıyor, gözyaşları ve çaresizlik içerisinde bir o tarafa bir bu tarafa koşup duruyordum.
Ne var ki; lunaparkın her bölümünde sonuna kadar açılmış müzikler, benim gibi küçük bir kızın çığlıklarını yutuyordu. Çarpışan-otolarda insanlar kendilerinden geçmiş bir vaziyette beni görecek durumda değillerdi. Gondola binmiş, bir o tarafa bir bu tarafa havada hızla hareket eden insanların benim gözyaşlarını görme ihtimali yoktu. İsmini bilemediğim eğlence araçları içerisinde veya onlara binmek için itiş-kakış sırada bekleyenlerin yedi yaşında kaybolmuş bir kızcağızın çığlıklarını duymaları imkânsızdı. Çaresizdim. Kime gideceğimi, ne yapacağımı bilemez bir halde ağlıyor, çığlıklar atıyordum. Herkes ya bindiği bir eğlence aracının içerisinde sevinç çığlıkları atıyor, ya da etrafına bile bakmadan bir sonraki bölümde kendilerine yer bulmaya odaklanmış şekilde hareket ediyorlardı.
Şimdi de benzer bir durumdayım daha doğrusu durumdayız. Sesimizi, gözyaşımızı, çığlıklarımızı duyan yok. Ülkemiz bu hali ile tam bir lunaparka benziyor.” Yoksulun evi uzak olur” diye bir söz vardır hani. Kimse yoksulun evine gitmek istemez çünkü. Mağdurun ve mazlumun çığlığı da böyle kaybolur. Ne duyan olur, ne de duymak isteyen.”
Necla Hanım, konuşmasını bitirdiğini ellerini iki yanına çaresizce açarak ve ses tonuyla vurguladı. Nilgün Hanım epey etkilenmişe benziyordu. Daha doğrusu lunapark benzetmesini düşünüyordu. Belki de Nilgün Hanım haklıydı ülke en çok da bir lunaparka benziyordu.
Necla Hanım, yüzüne yayılan geniş bir tebessümle baktı Nilgün Hanım’a. Yağmur sonrası bulutların çekilip güneşin kendisini göstermesi gibi bir parlaklık oluştu yüzünde. “Hadi gidip ortak mutfağımızda kendimize bir kahve hazırlayalım” dedi. Bahçeden ayrılırlarken Nilgün Hanım’ın aklında hala parlak ışıkları ve gürültülü ortamıyla lunapark ve ülkesi vardı.