Canım babacığım,
Bu sana yazmakla onur duyduğum, belki de şükrünü bile eda edemeyeceğim üçüncü mektubum. Çünkü varsın, yazabiliyorum, okuyabiliyorsun, belki de cevap hazırlıyorsun, bundan daha güzel müjde mi olur, bundan daha güzel mutluluk mu olur.
Ya babası hayatta olmayanlar?
Ya babasına iki satır mektup yazamayanlar?
Ya babasıyla iki kelam edemeyenler?
Onların halini düşündükçe halime ne kadar şükretsem azdır diyorum. Rabbime hamd olsun ki sana yazabiliyorum. Okuduğum bir hikâyeyi seninle paylaşmak istiyorum.
Küçük çocuk, annesinin sofraya getirdiği bulgur pilavını görünce, yüzünü buruşturdu.
-Üç gündür aynı şey anne, diye şikâyet etti. Pilav, pilav, pilav…Anne tabağı sofraya koyduktan sonra:
-Oğlum ne yapalım? Elimizde var mı ki sana çeşitli yemekler pişireyim… Paramız var mı ki istediklerini alayım…Çocuk gözlerini kıstı:
-Komşumuzun oğlunu biliyorsun anne… Evlerinde çeşit çeşit yemek çıkıyor. Diğer komşu oğlu da, diğeri de öyle… Üstelik hiç birinin cebinden harçlığı eksik olmuyor. Bıktım bu parasızlıktan. Benim onlardan farkım ne?
Annesi ağlamamak için başını arkaya çevirdi. Üzüntü dolu bir sesle:
-Oğlum, bu elimizde olan bir şey mi? Baban sonunda iyi kötü bir iş buldu. Kazancıyla kıt kanaat geçinip gidiyoruz. Hem sen başkalarına ne bakıyorsun? Onlar kadar zengin değiliz ki biz.
-Neden olmuyoruz, neden olamıyoruz ya? Hışımla sofradan kalktı.
-Ben bu yemeği yemiyorum! Hep aynı yemek! Bıktım! Pantolon desen yamalı yırtık! Gömlek desen eski püskü! Yeter ya!
-Oğlum,yavrum! Nereye böyle? Çocuk, eskimiş, yer yer boyası dökülmüş montunu sırtına geçirirken annesine boş gözlerle baktı, cevap vermedi. Kapıyı çektiği gibi çıktı. Zavallı anne bitkin ve kederli bir halde içini çekti önce… Sonra yanaklarına doğru birkaç damla yaş süzüldü. Peşinden bir hıçkırık… Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı
-Ya Rabbim, ne olacak bu hâlimiz bizim? Bize yardım et. Hem ağlıyor, hem dua ediyordu. Zavallı kadın üzüntüsünden tek bir lokma bile yiyemedi. Çocuk, elleri montunun cebinde ayaklarını sürüyerek çıktı evden. Zorla yürüyordu sanki. Bir yandan da söyleniyordu.
-Pilavmış, para yokmuş! Herkes hayatını yaşıyor, biz sürünüyoruz. Ah gözün kör olsun fakirlik! Gözleri önünde yürüyordu. Sanki bütün herkes kendisine bakıyor ve içten içe alay ediyordu. Sanki başını kaldırsa onu birbirlerine gösterip alay edeceklermiş gibi hissediyordu. Söylene söylene parka kadar gelmişti. Kafasını kaldırdı, oturacak bir yer aradı. Adımlarını sürüyerek parka girdi ve bankın birine oturdu. En azından biraz kendine gelirdi. Gözleri, ucu yırtılmak üzere olan ayakkabısına takıldı. Ayaklarını hafif içeri çevirerek gizlemeye çalıştı.
-İşe bak, dedi. Ayakkabı, ayakkabı değil, sanki pabuç. Bu sırada bir çocuk yanına yaklaştı.
-Boyayayım abi, dedi. İsteksiz bir tavırla çocuğu inceledi. Eli yüzü kapkaraydı. Elbiseleri lime limeydi. Lastik ayakkabıları vardı. Elindeki pabucu uzatmış, bekliyordu. Boyacı çocuk, onun manasız manasız baktığını görünce :
-Hişt abi, dedi. Boyayalım mı, dedim! çocuk ezgin bezgin gözlerini kaçırmaya çalıştı:
-Param yok ki, dedi. Hem şuna baksana, boyanacak neresi kalmış? Boyacı çocuk onun hâline acıdı ve yanına oturuverdi.
-İsmin ne abi senin? diye sordu. Çocuk şaşkın bir tavırla ona baktı:
-Tuğrul, dedi. Ya seninki?
-Benimki de Hasan… Kötü bir şey mi oldu abi? Derdini soran bir dost bulmak Tuğrul’u sevindirmişti. Anlatmaya başladı derdini, içini döktü. Hasan işini bıraktı, onu dinledi. Konuşması bitince Hasan:
-Hayatımız birbirine benziyor abi, dedi. Üstelik babam da yok benim. Evin tek erkeğiyim. Ama hâlimden şikâyetçi değilim. Buna da şükür. Sabahtan öğleye kadar okula gidiyor, okuldan gelince de boya sandığını alıp buralara geliyorum. Günde 10-15 ayakkabı boyuyorum. Az çok bir şey geçiyor elime. Kazandığımı da evin masraflarına harcıyoruz. Hâlimize şükrediyoruz. Sonuçta bizden beter olan da var, değil mi? Tuğrul şaşkın şaşkın bakarken Hasan kalktı.
-Gidiyorum abi, dedi. İstersen ayakkabını boyayayım, para almam.
-Sağol Hasan, dedi. Başka zaman inşallah. Hasan giderken arkasından baktı ve o an fark ettiği durum karşısında sanki başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. Ayakları engelliydi Hasan’ın. Topallayarak, zar zor yürüyordu. Oysa kalkıp gidene kadar bunu hiç fark etmemişti. Kaldı ki, Hasan da bundan hiç bahsetmemişti. O an ister istemez gözleri kendi ayaklarına gitti; koşabildiği, atlayıp zıplayabildiği, sapasağlam ayaklarına. Babasız ve engelli bir çocuğun ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için gösterdiği bunca azim ve irade inanılmazdı. Asıl şimdi ezildiğini hissetti.
Öyle değil mi idi ya? Neden, şu durumunda bile, daha beter durumda olan, hatta bir elbise bulamayıp tek giysiyle yaşayan, bir dilim ekmek için çöplükleri karıştıran kimseleri düşünerek haline şükreden Hasan kadar olamıyordu?
İşte canım babacığım, benim de anlatmak istediği bu.
Ailecek şükredecek o kadar çok şeye sahibiz ki saymakla bitmez.
Bunun farkındayım.
Ama insan gönlü güzelliklerin hemen hepsini aynı anda olsun istiyor.
Benim gönlüm de öyle.
Fakat şimdi bunları yazarak ve anlatarak özlemleri artırmanın yeri değil.
Fakat sen biliyorsun hasretimizi özlemimizi, o bize yeter.
Bilmem sana karşı ukalalık mı ediyorum. Zira hayatta öğrendiğim güzelliklerin en önemli öğreticisi sensin. Ben de kalkmış bir hikâye yazıyorum. Babam okusun diye. Hem de mektupta. Neyse sen beni anlıyorsun canım babacığım. Mektubumda bizimkilerden de bahsetmem gerek herhalde. Hamd olsun iyiler. Annem, abim, ufaklık hepsi iyiler.
Bilmem annem de sana yazıyor mu?
Ama ben yine de selamlarını ve özlemlerini ileteyim dedim.
Satırlarıma son verirken ellerinden doya doya öper dualarını beklerim.
Seni çok seven oğlu, Ali’n.