Candan ötem,
Canım babacığım,
İlk kez yazmaya başladığımda neler yazacağım? Mektubu neyle dolduracağım. Ya birde yazacak bir şeyler bulamaz, kağıdın sonuna kadar dahi olsa bir şeyler yazamazsam, diye endişe ederken hamd olsun dördüncü mektubuma ulaştım.
Sana yazmak güzelmiş babacığım, hem de gerçekten çok güzel.
Gönül isterdi ki yazmak zorunda kalmasam, yüz yüze iken konuşabilsek diye.
Gönül isterdi ki sen yanımızdan bir an dahi ayrı olmasan.
Gönül isterdi ki sıcacık yuvamızda karşılıklı çay içerken dertleşebilsek, annem mısır patlatarak geliverse odaya katılsa muhabbetin koyusuna.
Çay faslı bitince gelen meyve tabağındaki meyveleri hepimiz için tek tek soysan, dilimlesen.
 Gönül isterdi ki yazdığım satırlar arasında değil de yüz yüze sunsaydım sevgimi, saygımı.
Ama olsun canım babacığım, elbet bu günler de bitecek. Elbet kavuşacağız. O zaman kazaya kalmış bütün demlikleri bitirir, bütün meyveleri soyup dilimler, ocak kızarıncaya kadar mısır patlatıp muhabbet ederiz.

Canım babacığım, önceki mektuplarımda yapmaya çalıştığım uğraş çok hoşuma gitti. Bilmem sen nasıl karşıladın? Rastladığım, okuduğum, gördüğüm güzel hikâyeleri seninle paylaşmak bana çok ayrıcalıklı geldi. Şayet müsaaden olursa devam etmek istiyorum.

Bakarsın bunlardan ibretlik olanları derler toparlarız. Başkalarının da faydalanması için kitaplaştırabiliriz bile.
Ne dersin? Uygun mu?
Gerçi sen her zaman “doğru bildiğin yolda azimle ilerle, yeter ki vatana, millete, milli değerlere, kanuna aykırı olmasın” derdin. Ben de öyle yapacağım. Elbette ki derslerimi, okulumu ve işimi ihmal etmeden, endişelenme.
Canım babacığım, önceki mektuplarında senden, bulunduğun yerden, şartlardan, yaşantından, koğuş arkadaşlarından veya günlük, haftalık, aylık neler yaptığından pek sormadım. Bilmem belki benim eksikliğim ama sen nasılsa bahsedersin diye de düşündüğümden olsa gerek. İstersen sormuş kabul et.
Birazcık olsun, oralardan, gününün nasıl geçtiğinden, yiyip içtiklerinden, arkadaşlarından bahset. Sana sıkıcı gelmeyecek ve seni zorlamayacaksa güzel hatıralarından öğrenmek isterim. Seninle ilgili ayrıntılardan sormayışımı merak etmemek olarak yorumlamadığını biliyorum. Ama yine de aklıma geliyor.
Acaba babam ne zaman uyanıyor, ne yiyip-içiyor, spor yapıyor mu, günü nasıl geçiriyor diye hep aklımdasın.
Zaman zaman da saate bakıyorum “acaba babam şu anda ne yapıyor?” diye düşünüyorum.
Hatta bir anda hava tanecikleriyle konuşuyor, “Şimdi babamın yanına gidin, ona selam söyleyin. Onu seven bir ailesi olduğunu, onun için sürekli dua ettiğimizi, özlediğimizi ve onu çok sevdiğimizi söyleyin. Ben sizi burada bekliyorum. Haydi gidin gelin bakalım.” Diye onlarla dertleştiğim de oluyor.
Bazen de bir esinti vuruyor yüzüme. İçimden diyorum ki “Bu babamın selamıdır, yanağıma kondurduğu öpücükleridir” Diyor kendimi teselli ediyorum.
Olmaz mı babacığım. Bence olur.
İnsan sevdikten sonra, saydıktan sonra ve inandıktan sonra seher yelleriyle selam gönderir, poyrazlara bindirir özlemlerini, rüzgârlar taşır sevgisini. Yeter ki insan inansın ve unutmasın.
Canım babacığım, ramazan ayı bereketiyle geldi.
Evimizde her şey sanki taştı, arttı. İftar sofralarının tek eksiği sensin.
Ama biz yine de sofraya bir kaşık koyuyoruz senin için, dua yerine geçsin diye.
Sofranın baş köşesindeki yerine de kimse oturmuyor.
Yemekten hemen sonra da demli çayı ihmal etmiyoruz. Senin sevdiğin gibi.  Neyse bunlarla umarım üzmedim seni. Eğer üzülürsen bir daha yazmam. Ama o zaman da içimden geleni tam aktaramamış olurum.
Ne yapalım babacığım, Allah’ın da bir muradı var, demek ki.
İnsanlar ne derse desin kader dediğini işliyor.
Buna da hamd olsun.
Bununla ilgili bir hikâye okudum seninle paylaşacağım.
İnşallah sana yazma imkânım oldukça da hikâyeleri mektubun sonuna ekleyeceğim.
Zannedersem böylelikle mektubun akışın ve ahengi bozulmamış olur. Gerçi benim yazdıklarımda ne kadar ahenk olur o da merak konusu ama olsun, en azından benim duygularım.
Canım babacığım, seni çok seviyoruz.
Dualarını bekliyoruz.
    Seni çok seven oğlun Ali’n……….