Kahvaltı sonrası salonda içilen kahvelerle birlikte eşler arasında sohbet başlamıştı.
—Nereden de dilime dolandı bu şarkı bilmem?
—Kötü mü? En azından neşelenirsin, kafan dağılır.
—Ne neşesi, iyiden iyiye coşturdu beni.
—Nasıl ya?
—Nasıl olacak onca yıldır, duyardım, onca senedir dinlerdim ama hiç bu kadar anlam yüklü olduğunu fark edememişim. Aman Ya Rabbi!
—Yahu hanım sana ne oluyor bugün? Kendinde misin?
—Kendimdeyim hayatım, hem de asıl şimdi kendime geldim. Ne zamandır bizim musikimizle ilgili kafama takılan sorular vardı. Zihnimde bir türlü oturtamıyordum koca koca adamların, müthiş derecede kıymetli kimselerin neden sanat müziği besteleri yaptığını.
—Ne demek şimdi bu? Gizemli gizemli konuşma. Ne diyorsan bizlerin de anlayacağı seviyede cümlelerle ifade et ki pel pel yüzüne bakmayalım.
—Haklısın ama hep düşünürdüm Hafız Burhan’ların, Dede Efendilerin, Itri’lerin ve daha nicelerinin yeri gelip güfte yazdığı, yeri gelip bestelediği eserler hep aklıma takılırdı. Nasıl olur da bu sözler insanları etkiler? Acaba bu sözlerin arkasında yatan gerçek mana nedir? Yazan hangi ruh halinde yazmış, besteleyen ne gibi duygularla bestelemişti
Sadettin Kaynak’ın yaşlılık zamanlarında talebesi Hafız Ahmet Bey, onu sık sık ziyarete gider, hocasının hizmetini görürmüş. Merhum Hafız Sadettin Kaynak, onu “Hafızım” diye çağırırmış. Yine ziyaretine gittiği bir gün, Hafız Ahmet Bey hocasını ağlarken ama sevinçli bir hâlde bulmuş.
—Sebebi neymiş?
—Sadettin Kaynak, talebesini görünce “Gel Hafızım! Gel hele. Peygamber Efendimizi (sav.) lütfettiler, bu gece rüyama teşrif ettiler. Rüyamda Peygamber Efendimizi (sav.) gördüm. O’nunla sohbet ettim.” Demiş ve gözyaşlarına boğulmuş. Sonra da sözlerine devam etmiş. “ Rabbim, bu sözleri Peygamber Efendimize (sav.) yazmayı nasip etti. Dün de besteledim.” Demiş ve “hicaz” makamındaki şarkısını okumaya başlamış. İşte bu şarkı o şarkı.
Sevgi Hanım, sözlerini tamamlar tamamlamaz şarkının bütününü güzel sesiyle seslendirdi.
Muhabbet bağına girdim bu gece
Açılmış gülleri derdim bu gece
Vuslatın çağına erdim bu gece
Muhabbet doyulmaz bir pınar imiş
Ararım, ararım, ararım seni her yerde
Sorarım ıssız gecelerde, sevgilim nerde
Açıldı bahtımın gonca gülleri
Gönül dalında ötsün bülbülleri
Aşkıma sarayım hep gönülleri
Muhabbet doyulmaz bir pınar imiş
Ararım, ararım, ararım seni her yerde
Sorarım ıssız gecelerde, sevgilim nerde
Muhabbet uğruna verdim varımı
Gönülde buldum anladım yârimi
Neyle söndüreyim ben bu narımı
Muhabbet doyulmaz bir pınar imiş
Ararım, ararım, ararım seni her yerde
Sorarım ıssız gecelerde, sevgilim nerde
—Aman Allah’ım! Ne müthiş sözler. Ama, ama..
—Evet, ne düşündüğünü tahmin ediyorum. Evet haklısın. Maalesef bu sözler ve bu şarkı bir oyun havasında görülüyor, şarkı sırasında coşkuyla eller çırpılıyor hatta bazen de kalkıp oynayan da oluyor.
—Evet, ben de onu söyleyecektim. Ama nasıl olur Sevgi?
—Nasıl olacak Suat, bizler hazır kültürün çocuklarıyız. Çoğu zaman işin ardını arkasını araştırmayız. Bu şarkı da hazırcılığımızın hışmına uğramış bir şarkı. Keşke insanlar yazanı, yazılış sebebini bilebilselerdi. O vakit çok başka olurdu.
—Keşke ömrümde bir kez olsun rüyada görebilseydim. Keşke ben de böyle içten birkaç cümleyle ben de o güzel insana naatlar, şiirler yazabilseydim.
—Haklısın hayatım. Ne güzel olurdu bizler de böyle içten cümleler kurabilseydik.
—Suat! Sen niyetini temiz tut. Elbet bir gün o da olur.
—İnşallah sultanım, inşallah. Bizi de alıp götürürlerse nasıl yazarız o naatları, şiirleri?
—Allah dilemedikçe bir şey olmaz. Ama alırlarsa da içeride çok vaktimiz olur, yazarız o zaman.
—Aman hanım, ağzından yel alsın.
—Ne o korkuyor musun?
—Hayır, korkmak değil. Ama insan sürekli pozitif düşünmeli. Rabbimizden sağlık, afiyet, huzur dileyelim. Ancak O ne takdir buyurursa ezelden nasılsa razıyız. Hem etrafımıza baksana birçok masum insan sorgusuz-sualsiz, suçsuz-günahsız derdest edilip götürülüyor. İşimizden ettiler. Nereye müracaat etsem “KHK’lısın” deyip kapıdan çeviriyorlar.
—Hayırlısı Suat! Rızk Allah’ın taahhüdü altında. Yiyecek ekmeğimize, içecek suyumuza kimse mani olamaz. Ha bir tencere ha bir kap. Nasibimizde ne varsa o olur. Hatırlasana üniversitedeyken çektiğimiz sıkıntıları. Hem okuyorduk, hem evliydik. Bir de son sınıfta Serhat’ın hamileliği. Ne günlerdi. Bu günümüze şükür. Rabbim bu günlerimizi aratmasın. Seni benden, beni senden almasın. Ülkemize dirlik düzenlik versin. Masumlara, mazlumlara yardımcı olsun. Dediğim gibi bu günümüze de şükür. İyi ki varsın.
Mutluluğun ve şükretmenin cümlelere dökülmüş hali her ikisinin de gözlerinden okunuyordu.
Birbirine baktılar. Sevgi Hanım ve Suat Bey suskun gözyaşlarına hâkim olamamıştı.
Aradan dakikalar geçmişti ki sohbeti kapının acı acı çalan zili kesti.
Gelenler üniformalıydı ve açıklama yapmadan, izin bile istemeden salonun ortasına kadar girivermişlerdi. Aslında üniformalı olmaları hiçbir şeyi değiştirmezdi. Ama nice zamandır ülkeyi kasıp kavuran hukuk tanımazlık furyasından etkilemiş olacaklar ki pervasızca girmişlerdi.
Sevgi Hanım korkudan ürperdi.
Suat Bey’in sözleri boğazında düğümlendi.
—Ne var? Ne istiyorsunuz? Kimsiniz siz? Ne bu hal?
Dediğinde aldığı cevap suratına yediği hoyrat, haksız ve hukuksuz bir şamardı. Ahlâksız bir el kaldırıştı, hesap verilmesi gereken bir darbeydi. Ama ne yazık ki henüz zamanı gelmemişti.
Suat Bey belki de;
—Yahu eşkıya mısınız? Bu ne cüret? Dingo’nun ahırı mı burası? Bu da ne demek oluyor? Diyecekti ama bunları bile demeden başına gelenleri görünce Sevgi Hanım’ın da dili tutuldu. Yalnızca haykırabildi.
—Suatttt, hayatım. Deyip bayıldı.
Daha birkaç dakika önce evde esen huzur yellerinin yerini kasıp kavuran fırtınalar almıştı.
Hâlbuki Suat Bey ve Sevgi Hanım’ın kimseyle bir alıp veremedikleri yoktu. Suçüstü halleri de yoktu ki “polis” üniforması giymiş onlarca insanın evlerini basmaya haklı bir gerekçeleri olsun. Daha önceden ne adliyeyle ne de polisle bir işleri de olmamıştı.
Zaten Sevgi Hanım gibi kanunlara son derece saygılı, mesleğine âşık bir müzik öğretmeninin polisle ne işi olabilirdi. Suat Bey gibi Anadolu’nun nadide kentinin büyükşehir belediyesinde, işinde, gücündeki bir şube müdürünün de polisle, adliyeyle işi olmazdı. Yıllardır ne bir karakola yolları düşmüş ne de adliyede tanık olarak dahi bulunmamışlardı. Ne istiyorlardı bu adamlar?
Suat ve Sevgi böyle düşünürken gürültüye koşup gelen Serhat, salondaki hali görüp afalladı.
Koşup annesine sarıldı.
Küçük zihni soruların saldırısına uğrasa da dilinden tek dahi kelime dökülmemişti. Masum gözlerle olup biteni izleme niyetiyle oradaydı.
Sevgi Hanım oğlu Serhat’a sarılarak teselli etti.
—Yavrum, sen odana geç. Biz de misafirlerle ilgilenelim. Hadi yavrum.
—Anne! Ne istiyor bu amcalar? Neden evimizdeler? Biz bir şey yapmadık ki. Niye öyle kötü kötü bakıyorlar?
O sırada polislerden birinin çıkışı dikkat çekti.
—Hadi kardeşim, çoluk çocukla işimiz yok. Gönderin odasına da işimize bakalım. Daha gidecek bir sürü yerimiz var.
Bir saat süren aramalar bittiğinde evde sanki deprem olmuş gibiydi. Her taraf tarumar edilmişti. Suç delili diye ayırdıkları, bir kenara yığdıkları kitaplar, dergiler daha düne kadar devletin yetkili makamlarınca ülke insanlarına tavsiye ettiği basılı eserlerdi.
Suat Bey, kelepçeli elleriyle eşi ve çocuğuna veda ederken mağrurdu. Yüzündeki tebessümün sebebi belliydi. Yıllar yılı alın teriyle kazandığı helal ve temiz lokmanın peşinde olmuş, kimsenin malında, canında, ırzında, namusunda gözü olmamış anasının ak sütü gibi tertemiz bir kimseydi.
—Üzülmeyin, endişelenmeyin. Bize bu zulmü yapanlar elbet bir gün hesabını verecekler. Masumiyetimiz nasılsa anlaşılacak. Ancak şimdilik sabretmekten başka çare yok. Allah’a emanet olun.
Sözler son bulmuştu. Sonra sözün bittiği yere gelinmişti.
Aradan geçen üç yılda Suat Bey, üç kalın, kocaman deftere şiirler yazmıştı. Bunlardan biri sadece ve sadece naatlarla doluydu.