Canım babacığım,

Rabbime hamd olsun yine mektup yazmak üzere kalemle, kâğıtla buluşabildim. Bilmem her mektup yazana öyle geliyor mu ama sana yazmaya başladığımda sanki karşımdasın gibi geliyor. Adeta seninle konuşuyor, seninle dertleşiyor gibi oluyorum. Ne vakit elime alsam kalemi seninle muhabbetin tam ortasına düşüyorum. Ne vakit kâğıda harfler sıralasam koyu bir paylaşımın içerisine giriveriyorum. Çocukken saatlerce seni dinler, uzun uzun konuşurduk. Başka zaman kaplumbağa hızıyla ilerleyen vakit senle olunca ışık hızında geçerdi sanki. Yetmezdi hiçbir zaman seni dinlemek, seninle konuşmak. Sana söyleyemesem de en çok huzuru da seninle bulurdum. Hep içimden “ben de babam gibi olacağım” derdim ama sana söyleyemezdim.

Hatırlar mısın bize eski günlerden bahsederdin. Köyde yaşadığın ve özlemiyle burnunun direklerinin sızladığı buram buram memleket kokan günlerden bahsederdin. Ben de ara sıra sana hak verir özlemine ortak olmaya çalışırdım. Sen soğuk ve uzun kış günlerinde akşam olunca köy odasında buluşmalardan bahsederdin. O köy odalarındaki saygıdan, sevgiden, muhabbetten bahsederdin. Şimdiki gibi aklımda anlattıkların.
—“Evladım ne günlerdi o günler bir bilsen! Köy odalarımız tarihimizin, kültürümüzün ayrılmaz, vazgeçilmez bir parçasıdır. Köy odalar genelde kerpiçten, kesme taşlardan veya bazı yerlerde de tuğladan yapılırdı. Mimari olarak evlerimiz gibiydi ancak genişçe ve büyükçe bir odası olurdu ki işte adını da buradan alırdı. O büyük odanın üst tarafında üstü halı ve kilim kaplı divan olurdu. Otururken yaslanmak için içi hasır ve buğday saplarıyla doldurulmuş, dışı halı-kilim kaplı sırt yastıkları kullanılırdı. Yerler genelde ahşap kaplıydı ve halı-kilim serili halde olurdu. Odalarda yorgan-yastık, çarşaf, kapkacak, zamanına göre soba, yakacak kısacası bir insanın ihtiyaç duyabileceği günlük ne varsa orada hazır olurdu.” demiştin. Ben sordukça sen anlatmaya devam etmiştin.
—“Köy odası geleneği Osmanlı’ya, Selçuklu’ya hatta hatta çok daha eskilere kadar gider. Bu odalarda köye gelen misafirler ağırlanırdı. Köylüler olarak bizler de onlara ikramlarda bulunur, rahat etmeleri, kendilerini yalnız hissetmemeleri için elimizden geleni yapardık. Eğer gelen misafirler arasında hasta, yardıma muhtaç kimse varsa onun için de ne yapılması gerekiyorsa yapılırdı. Köy odaları birliğin, beraberliğin, misafirperverliğin, dostluğun, arkadaşlığın, paylaşım ve yardımlaşmanın en güzel örneklerinin sergilendiği yerlerdir. Misafirler bu odaları kendi eviymiş gibi kullanırlar hiçbir ücret ödemezlerdi. Köy odaları, köyde bulunanların ve gelenlerin muhabbet, dayanışma ve fikir alışverişlerine aracılık eder herkesin birbirinden haberdar olmasını sağlardı.”
Sonra sana yine sorular sormuştum. O odalarda neler yapıldığını, neler yaptığınızı. Sen de bıkmadan usanmadan anlatmıştın.
—“Köy odalarında bir araya gelinir, muhabbetler kurulur, sohbet edilir, eğitici-öğretici eğlenceli oyunlar oynanırdı. Odanın bir kenarında az da olsa kitaplık olur, o kitaplardan tarihi hikâyeler ve menkıbeler paylaşılırdı. Odalarda, cenk kitapları, şiirler okunur, dinlenirdi. Köyde yaşayanların geçmişine dair önemli olaylar anlatılır, yeni nesillere soy, sop, aile tanıtılırdı. Nesiller birbirinden haberdar olurdu. Ayrıca milli kültürümüzün ayrılmaz parçalarından olan bilmeceler, tekerlemeler öğretilirdi. Bilenler saz, bendir, def, ney eşliğinde önce hikâyesini uzun uzun anlattıkları türküler söylerdi, söylenirdi. Gençler de kültürünü öğrenmiş olurdu. Bambaşkaydı bu odalar. Geçmişte bu odaların işlevi çoktu, farklıydı. Köylü bu odalarda oturur, bu odalarda sohbet eder, bu odalarda misafir ağırlar, bu odalarda kız istenir, bu odalarda düğün edilir, bu odalarda dışarıda kalmışlar ağırlanırdı. Bu odalar misafir olmadığı zamanlarda da her sülalenin toplandığı yerdi.” demiştin.
Sen anlatmaktan usanmaz, ben sormaktan yılmazdım. Her zaman olduğu gibi benim sorularım da ardı ardına geldiğinde yine bir öğretmen gibi cevaplamıştın.
—“Bu odaların giderleri o akrabalarca karşılanır, her ev bir gün sırası ile yemek yapa, odada bulunan misafir-akraba, eş-dost orada ağırlanır, atları ahırda yemlenir, bakılırdı. O odalarda en yaşlı kişiler odanın en önemli yeri olan köşeye, üst baş tabir edilen yere otururdu. Köyün imamı, öğretmeni de diğer köşelere otururlardı. Muhtarın yeri de elbet belliydi. Her kişi o odada istediği yere oturamaz, yaşına ve misafirliğine göre bir oturma düzeniyle otururdu. Bu odaların eşyası ve hizmet vereni ayrıydı. Her aileden herkes vazifesini bilirdi. Sen sen ol evlat! Kültürüne, geleneklerine, örf ve adetlerine sahip çık. Neslini ve kültürünü bilmeyen gelecek binalarını dayanaklı kuramazlar. “ demiştin.
Canım babacığım gördün ya. Mektuba nasıl başladık, nasıl devam ettik. Evet özellikle “başladık”, “ettik” diyorum. Çünkü satırların her harfinde sen yanımdasın. Kelimelerin cümleye dönüşünde sen varsın. Cümlelerin paragraf oluşunda yanı başımdasın.
Nereden nereye geldik.
Evet, hayatta da öyle.  Nereden nereye geldik? Ama olsun.
Nasılsa sayılı günler, gelir geçer.
Seni çok seviyor ve çok özlüyoruz babacığım.
Daha önceki mektubumda her mektup arkasına bir hikâye ekleyeceğimi yazmıştım.
Bildiğin şeyler belki ama paylaşmak istediğimden. Bu seferki hikâyenin adı da   “HİÇBİRŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR”
Sevgi ve saygılarımla ellerinden doya doya öperim.
Dualarını bekliyoruz.
Seni çok seven, çok özleyen oğlun; Ali’n……….
” Hiçbir şey göründüğü gibi değildir”
Bir zamanlar yaşlı ve bilge bir adamın yaşadığı bir köy varmış. Köylüler ne zaman bir konuda çıkmaza girseler, kaygıya kapılsalar, bu adamın yanına koşarlar ve onun açıklamalarıyla huzur bulurlarmış.
Bir gün köyün çiftçilerinden biri büyük bir telaş içinde bilge adama gelmiş. Bilge adam, bana yardım et. Korkunç bir şey oldu. Öküzüm öldü, tarlamı sürecek başka hayvanım yok. Söyle bana, bundan daha kötü bir şey olabilir mi? Bilge adam cevap vermiş: OLABİLİR de OLMAYABİLİR de. Adam bir koşu köye dönmüş ve komşularına bilgenin aklını kaçırdığını söylemiş. Tabii ki, başına gelenden daha kötü bir şey olamazmış. Bilge adam bunu nasıl göremiyor diye düşünmüş. Ne ki, ertesi gün çiftçi çiftliğinin yakınlarında başıboş gezen genç ve güçlü bir at görmüş. Adamın artık bel bağlayacağı öküzü olmadığı için, aklına bu atı yakalayıp ölen hayvanın yerine kullanmak gelmiş ve atı yakalamış.
Ne sevinmiş; o güne kadar tarla sürmek hiç bu kadar kolay ve keyifli olmamış. Yanıldığını söyleyip, özür dilemek için bilge adama gitmiş. Haklıymışsın, bilge adam. Öküzümü yitirmek olabilecek en kötü şey değilmiş. Tersine Tanrı’nın bir nimetiymiş. Eğer başıma bu gelmeseydi yeni atımı yakalamazdım. Sen de kabul edersin ki, bu da olabilecek en güzel şey.
Bilge adam bir kez daha OLABİLİR de, OLMAYABİLİR de demiş. Eyvah diye düşünmüş çiftçi bu adam gerçekten keçileri kaçırmış. Oysa, çiftçi yine olacaklardan habersizmiş. Birkaç gün sonra oğlu ata binerken düşmüş. Bacağı kırıldığı için artık tarlada babasına yardım edemeyecek duruma gelmiş. Açlıktan öleceğiz diye hayıflanmış çiftçi ve bir kez daha bilge adama koşmuş. Bu kez ona, atı bulmanın olabilecek en güzel şey olmadığını nasıl bildin, diye sormuş. Bir kez daha haklı çıktın. Oğlum sakatlandı ve tarlada bana yardım edemez hale geldi.
Bu kez artık bundan daha kötü bir şey olamayacağına eminim. Herhalde sen de kabul edersin. Ne var ki bilge adam yine sakin bir ifadeyle çiftçinin yüzüne bakmış ve onun üzüntüsünü paylaşan bir sesle OLABİLİR de OLMAYABİLİR de, demiş. Bilge adamın bu denli cahil oluşuna öfkelenen çiftçi, hışımla tekrar köyüne dönmüş. Ertesi gün köye askerler gelmiş ve yeni patlayan savaş için ne kadar eli ayağı tutan erkek varsa götürmüşler.
Köyde bıraktıkları tek genç adam çiftçinin oğluymuş. Böylece orduya alınanlar büyük ihtimalle ölecekken, oğlanın hayatı kurtulmuş.
Bu masaldan alınacak önemli bir ders vardır.
Gelecekte ne olacağını bilemeyiz. Sadece, tahminde bulunur ve bunun gerçekleşeceğine inanırız. Genimizde var, çoğu zaman ufacık bir şeyi büyütme eğilimindeyizdir. Ve çoğu zaman da yanılırız. Sakin kalıp, çeşitli olasılıklara açık olabilirsek, eninde sonunda her şey yoluna girer.
Unutmayalım; OLABİLİR de, OLMAYABİLİR de…