Selamların en güzeliyle selamladığım, Canım babacığım,
Kâinatın Yaratıcısı olan Celal ve Cemal sahibi Yüce Rabbime hamd olsun ki beni yine mektup yazmak üzere kalemle, kâğıtla buluşturdu.
Canım babacığım, “selamların en güzeliyle selamladığım” diye yazdım. Evet seni “selâmün aleyküm” diye selamlıyorum, selamların en güzeliyle. Çünkü zihnimde yer ettiği kadarıyla, kulağımda kaldığıyla sen bize selamın önemini anlatırdın. Ta küçüklükten beri bize selamı alıştırmıştın. İşte bu yüzden ben de sana “selâmün aleyküm” demek istedim. Belki bazılarının garibine gider mektupta “selâmün aleyküm” yazmak ama biliyorum sen hiç garipsemezsin. Hatırlıyorum bir cumartesi günü akşama kadar dışarıda arkadaşlarımla oyun oynamış, hava kararırken de eve girmiştim. Sen de evdeydin. Hızlıca içeri girip lavaboya zor yetişmiştim. Üstüm başım perişan ve toz-toprak içindeydi. Ardından da hemen banyoya girip bir güzel temizlenmiştim. Sonra annemin hazırladığı nefis yemekleri yemek üzere sofraya oturmuştuk. Çorbanın ardından yemeye başladığım karnıyarığa kadar gözüm hiçbir şeyi görmemişti. Bir yandan da naneli cacığa kaşık sallıyordum. İşte o zaman başlamıştı senin tatlı sohbetin. Hatırlıyorum babacığım, sofralarımızdaki muhabbetleri. Hatırlıyorum candan ötem, ailecek yemekle karnımızı doyururken, elmastan kıymetli sözlerinle zihinlerimizi nasıl da aydınlattığını. O cumartesi gününü de hatırlıyorum, nasıl da tatlı kelimelerle başlamıştın söze. Hani demiştin ya;
—Ali’m ne dersin bugün aklıma bir şey takıldı. Sen de bana yardımcı olsan da birlikte bu sorunun üstesinden gelsek. Ne dersin?
Benim de aklım yemekte olduğundan kısa cevapla geçiştirmiş, bir yandan da tıkıştırmaya devam etmiştim. Sonra sen yine nezaketle örülü, bilgeliğinle bana sormuştun.
—Ali, “selam” hakkında bildiklerini bizimle paylaşır mısın?
Ben de “elbette” diyerek başlamıştım aklıma gelenleri sırlamaya.
—Babacığım, selam, açık-gizli her türlü kötülükten uzak olmayı ve huzur dilemeyi ifade eder. Selam veren kimse karşısındakilere Allah’tan esenlik dilemiş olur. Peygamber Efendimiz(SAV) “Aranızda selamı yayınız” buyurmuştur. Selam vermenin bile sırası vardır. Küçükler büyüklere, yürüyen oturana, az topluluklar çok topluluğa önce selam verir. Selam çok sevaptır. Hatta bir keresinde Peygamber Efendimiz(SAV) yanında yetiştirip büyüttüğü Hz. Enes’e (RA) “Ailenin yanına girdiğin zaman selam ver. Bu, senin ve ailen için bereket olur” buyurmuştur. Böylelikle biz de eve bile girerken selam verilmesinin ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Demiştim. Demiştim demesine de işte o zaman aklım başıma gelmişti.
Babam bana soruyor, “ben de herkese bildiklerimi anlatayım,”  diyerek nasıl da ukalaca konuşuvermiştim. Nasıl da anlatıvermiştim bildiklerimi. Oysa bu söylediklerim onların öğrettikleriydi. Babamın-annemin katkılarıyla zaman içinde öğrendiklerimdi. Zihnime yerleşen güzellikler onların eseriydi. Demiştim demesine de aklım başıma bir kez daha gelmişti. Aslında bana; “Evladım, kaç kere anlattık selamın faziletini, güzelliğini. Hiç dikkat etmiyorsun. Bak bu akşam da eve selamsız dalıverdin. Dikkat etsene biraz. Söylediklerimiz bir kulağından giriyor diğerinden çıkıyor hiç kıymet vermiyorsun….” Gibilerden onlarca kelime söyleyebilirdin. Söylemedin. Ama her zamanki nezaketinle, eğitme-öğretmedeki en önemli unsurlardan olan “kişiyi suçlamadan ortaya konuşmak, farklı anlatım yolları bulmak” kuralını en güzel şekilde uyguladın.
İşte o zaman kafam dank etti. Eve selam vermeden girdiğimi, işte o zaman hatırladım.
Anladığım bir şey var baba. Sana yetişmek için çok ekmek yemem lazım. Yok yok ekmek yemek yetmez, fırınlarca dolu ekmek yemem lazım.
Canım babacığım, iyi ki varsın.
Saygısızlık olmazsa bir şey daha söyleyeceğim.
Eğer benim de terbiyesinde etkili olacağım kimseler bana lütfedilirse ben de senin gibi yapacağım. Başkasının yanında, aile arasında, topluluk içinde asla bir kimseyi rencide edecek şekilde uyarmayacak, ikaz etmeyecek, bir konuyu hatırlatmayacağım. Kişi ismi vermeden, o kişiyi işaret edici cümleler kurmadan, ortaya konuşacağım.
Canım babacığım, geçen mektubumda köy odalarından bahsetmiştim. Hatta “Hatırlar mısın bize eski günlerden bahsederdin. Köyde yaşadığın ve özlemiyle burnunun direklerinin sızladığı buram buram memleket kokan günlerden bahsederdin. Ben de ara sıra sana hak verir özlemine ortak olmaya çalışırdım. Sen soğuk ve uzun kış günlerinde akşam olunca köy odasında buluşmalardan bahsederdin. O köy odalarındaki saygıdan, sevgiden, muhabbetten bahsederdin” demiştim.
Aslında hatıra paylaşmıştım. Hem de senin köy odalarını ne kadar çok sevdiğini ve özlediğini bildiğimden hatırlatayım istedim. İstedim ki mazlum olarak bulunduğun çile mekânında, çektiğin sıkıntılar bir an olsun dağılabilsin. İstedim ki mağdur olarak bulunduğun esaret diyarında, katlandığın dertlerden bir an olsun uzaklaşasın.
Canım babacığım, sana “köy odası” ile ilgili satırları yazarken mektubu okuyuşun gözümün önüne geldi. Belki de o satırları okurken mektuba ara verip gözlerini tutsaklıklardan uzaklara çevirdin. Belki de demir parmaklıklarla kaplı puslu pencereden gökyüzüne doğru daldırdığın bakışlarınla köyümüzün mis kokan topraklarına hayallerinle ulaşıverdin.
Belki de tozlu-topraklı yıllarında koşuşturuverdin çocukluğunda olduğu gibi.
Belki de köyün uçsuz-bucaksız tarlalarında dolaştın, ekin ektin, ekin biçtin. Bağında-bostanında çapa yaptın, ağaç diplerini belledin, karpuz-kavun topladın.
Belki de dereye eğilip kana kana soğuk suyundan içtin. Birikinti olan yerinde yosun kokulu suda yundun-yıkandın belki de.
Belki de harman yerini dolaştın. Sap çektin, düven sürdün. Yabayla tığ savurdun. Saman çektin belki kağnıyla evin samanlığına. Belki de yaylalarında, ovalarında koyun-kuzu güttün. Belki de küfül küfül köy havasının ayazında üşüdün, sıcağında terledin, serinin de ferahladın. Belki de köy odasında gezindin.  Misafir ağırladın, ikramlar yaptın. Düğün-dernek kuruldu belki de. Köyün sevincinde coşup, kederinde ağladın belki de.
Bilemiyorum babacığım. Belki de köyden, köyümüzden, gelenek-görenek, örf ve adetlerimizden bahsetmekle seni üzmüşümdür. Hatıraları canlandırarak seni kederlendirmişimdir. Ama sen de biliyorsun ki niyetim o değil. Hep derdin ya “Niyet hayr, akıbet hayr” diye. İşte öyle. Kalın ve soğuk duvarlı mapushane kederinden seni az da olsa uzaklaştırmaktı niyetim.
Canım babacığım, biliyorum uzattım. Kısaca yazmaya da içim elvermiyor. Seni yormayacağımı bilsem her seferinde bir top kâğıt bitirmek isterim. Ama sen yine öyle say istersen. Ne yazarsam yazayım, ne kadar yazarsam yazayım ne hasretin bitiyor, ne özlemin tükeniyor. Mektubun sonuna eklediğim hikâyeyi umarım beğenirsin. Gerçi sen biliyorsundur ama benimki de “paylaşma” arzusundan biliyorsun.
Biliyoruz bugünler bitecek,
Edenler etiğinden utanacak
Haklı hakkını bulacak
Seven sevdiğine kavuşacak
Amma ne de olsa can bu.
Seni çok seven, çok özleyen oğlun; Ali’n……….
Karar Vermede Bilgelik
Çin düşünürü Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış.
Bir köyde bir yaşlı bir adam varmış… Çok fakir… Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki kral bile onu kıskanırmış. Kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.
“Bu at, bir at değil benim için… Bir dost. İnsan dostunu satar mı?”
Bir sabah kalkmışlar ki at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış. Köylü “Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün onuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demiş.
“Karar vermek için acele etmeyin. Sadece at kayıp deyin. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez. ”Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan on beş gün geçmeden at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki on iki vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var demişler.
“Karar vermek için yine acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
Köylüler bu defa ihtiyarla açık açık dalga geçmemişler ama içlerinden sahiden akılsız diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara; “Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.”
Yaşlı adam “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı, gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.” demiş. Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceği ya da esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler.
“Yine haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” Yaşlı adam “Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olacağını sadece Allah biliyor.” Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlarmış, etrafına anlattığında:
“Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir, insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken yenisi açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”