Canım babacığım,

Bizi bugünlere getiren Rabbimize sonsuz hamd olsun,
Hamd ile başladım. Hep derdin ya “Evladım, hamd edersen nimetler artar” ben de bu yüzden “hamd” ile başladım. İstedim ki nimet artsın.
Hamd edeyim de, ülkemizde dirlik, düzenlik olsun,
Hamd edeyim ki, mahallemizde dostluk, kardeşlik olsun,
Hamd edeyim ki, ailemizde birlik, beraberlik olsun,
Hamd edeyim ki, bedenimizde sıhhat, afiyet olsun,
Ama bir yandan da düşünüyorum. Benim “hamd etmek” vazifem amma;
Acep ülkemizde nasıl dirlik, düzenlik olacak? Kardeş abiye-kardeşe, evlat anaya-babaya, düşman edilirken nasıl olacak ki?
Acep mahallemizde nasıl dostluk, kardeşlik olacak? Komşusu açken tok yatanlar varken, komşusuna yaşama hakkı tanımayacak kadar kin ve öfke beslenirken nasıl olacak ki?
Acep ailemizde nasıl birlik, beraberlik olacak? En yakın akrabalarımız halimizi hatırımızı sormazken, düğününe-derneğine davet etmezken, acımızda-sıkıntımızda derdimizi paylaşmazken, nasıl olacak ki?
Acep bedenimizde nasıl sıhhat, afiyet olacak? Annemin; Sofraya koyacak bir lokma ekmeği helal yoldan getirmek için gece-gündüz demeden çalıştığı bir iklimde, kardeşlerimin ve benim senin hasretinden içimiz yanarken nasıl olacak ki?
Sözü uzatmak mümkün ama pek doğru olmayacak zannederim. Zira sen beton duvarlar ardında, esaret parmaklıklarıyla çevriliyken, belki bizden çok özlemle tutuşurken ardı ardına satırlar sıralamak insafsızlık olur herhalde. İnsafsızlık olur hasreti hatırlatmak, vicdansızlıktır senden çok sıkıntı çektiğimizden bahsetmek, haksızlığın ta kendisidir bunca nimete rağmen mahrumiyetlerden dem vurmak.
Canım babacığım, bu yüzden hamd ediyorum. Aslında hamd etmek için sebebe de ihtiyaç yok. Öyle ya hep derdin ya “Ücretimizi peşin almışız, Taş-toprak olmamışız, hayvan olmamışız, İslâm diniyle şereflenmiş, dini-diyaneti bütün ailelerin içinde doğmuşuz, bu yetmezmiş gibi bir de hakikatlerin tam ortasında bulmuşuz kendimizi. Bu yüzden her nefes alış-verişte iki hamd ve şükür gerekir. Aman evladım, siz siz olun nimetlerin hakkını vermeye çalışın. Nimet hakkını vermek mümkün değil amma yine de sizi size düşeni yapın”
İşte canım babacığım, “her şeye rağmen” yanlışlık ve hata dışında Rabbimizin verdiği bütün nimetlere hamd olsun.
Mektubumun baş tarafında yazdıklarım belki biraz ümitsizlik gibi geliyor bana. Ama o niyetle yazmadım.vDüşüncelerimi, duygularımı sıraladım ki;
Olur da “Dua yerine geçer mi?” diye
Olur da “Rahmet kapısının tokmağını çalabilir miyim” düşüncesiyle,
Olur da “İlahi esintileri çekebilir miyim?” niyetiyle,
Olur da “Kâinatın zerrelerinin harekete geçmesine sebep olur muyum?” diye.
Canım babacığım, ne bileyim işte. Her şeyi seninle uzun uzadıya paylaşmak istiyorum. Zihnimden geçenleri, duygularımı, düşüncelerimi, fikirlerimi, yaşadıklarımı, yaşamak istediklerimi. Kısacası her dakikamı, her saniyemi uzun uzadıya konuşmak dertleşmek istiyorum. Ama maalesef şimdilik zarflanmış kâğıtlar aracılığıyla sana ulaşabiliyorum.
Mektubumun sonuna eklediğim hikâyeyi beğeneceğini umuyor, kâğıtlara gerek kalmadığı, zarflara ihtiyaç olmadığı günlerde, dizinin dibinde konuşacağımız günlerin ümidiyle ellerinden öpüyor, dualarını bekliyorum.

Seni çok seven, çok özleyen oğlun; Ali’n……….

“Kalbini Genişlet”
Anadolu’da onca güzellikler yaşanmıştı. Bunlardan biri de Nasrettin Hoca ile bir oğlunun arasında geçen bir olaydı.
Nasrettin Boca;  küfür, sapkınlık ve dalalet dışındaki her şeye hamd edermiş.
Genç oğlu ise çoğu şeyden şikâyet ederdi. En ufak bir aksiliği, aksaklığa, yanlışlığa dayanamaz kırılır-dökülürdü. Dilinden düşürdüğü kelimeler çoğu zaman Nasrettin Hoca’nın ikazına sebep olurdu. Nasrettin Hoca bu durumu düzeltmek için oğluna bir ders vermeye niyet etti. Oğlunun sürekli her şeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı.
Bir gün oğluyla Akşehir Gölü’nün kenarına gitti. Oğluna şöyle dedi:
-“Evladım’ Eve git, ambardan bir tabak tuz al gel.”
Babasının gölün kenarına geldikten sonra neden kendisini tekrar eve gönderdiğine anlam veremeyen delikanlı şaşırdı. Hem babası bu kadar tuzu ne yapacaktı acaba? Delikanlı afalladı kaldı.  Yine de babasının sözünü ikilemeden eve gidip tuzu aldı geldi.
Nasrettin Hoca, hayatındaki her şeyden mutsuz olan oğlunun terlemiş halde geldiğinde oğluna;
-“Evladım’ Zahmet oldu. şimdi de tabaktan bir avuç tuz al ve şu çam bardaktaki suya at, karıştır ve iç.” Dedi
Oğlu, Nasrettin Hoca’nın dediğini yaptı. Ama içer içmez midesi bulandı ve ağzındakileri tükürmeye başladı.
Nasrettin Hoca;
-“Tadı nasıl?“ diye sordu.
Oğlu da;
-“Baba bu nasıl soru. Bir bardak suya bir avuç tuz attırıp karıştırttın. Sonra da içirttin. Elbette ki çok acı ve çok kötü.” dedi.
Nasrettin Hoca da gülerek oğlunu kolundan tuttu gölün kenarından iskeleye götürdü. Bu kez de şöyle dedi:
– “Evladım! Şimdi de tabaktan bir avuç tuz daha al. Sonra göle savur. Suyu karıştır. Sonra da gölden su iç bakalım. Nasıl olacak?”
Babasının söylediklerini aynısıyla yapan delikanlı suyu içtikten sonra ağzının kenarından akan suyu mendiliyle silerken babasına hayretle baktı.
Nasrettin Hoca aynı soruyu sordu.
-“Tadı nasıl?”
Oğlu da;
-“Çok güzel babacığım. Çok tatlı ve ferahlatıcı” dedi.
Nasrettin Hoca da;
-“İşte oğlum. Şayet kalbini daraltır, her şeyden şikâyet edersen, hayatını, her zaman bir bardak suya bir avuç tuz koymuş gibi yaşarsın. Ama kalbini genişletir, göl gibi yaparsan hayatı tatlı ve ferah yaşarsın. Bu yüzden kalbini bir göl gibi genişlet. Bir bardak kadar olan kalbini büyüt ve çevrendeki her şeyden şikâyet etmeyi bırak.” Demiş.
Oğlu dersini almış.