Tek maaşla geçinmek büyükşehirde oldukça zordu. Hele hele iki çocuktan sonra ikizlere hamile kalan Sinem için bu durum iyiden iyiye düşündürücüydü.
Sinem bir kenara esas kara kara düşünen Süleyman’dı. Sinem’e belli etmese de ne yapacağını bilemiyordu. On beş gündür iş aramasına rağmen henüz iş bulamamıştı. Tazminatını da alamamıştı. Üstelik işsizlik maaşı da henüz bağlanmamıştı.
Ne yapacağını bilemeden gazeteden işaretlediği iş ilanlarını erkenden başlayıp akşamın geç saatine kadar kovaladı. Uğradığı hemen her yerden “çok vasıflısınız, biz size ulaşırız.” gibilerden cevaplar aldı. Bu cevapları o kadar çok duymuştu ki ümidini yitirmeye bile başladı.
Eve henüz dönmüştü ki telefonu çaldı. Kapıdan içeri girerken atkısını boynundan sıyırıp, montunu hızla çıkarıp, pantolonunun cebindeki telefona telaşla sarıldı.
Telefondaki ses;
—Sizin talip olduğunuz muhasebe müdürlüğü pozisyonu için üzgünüz. Ancak bugün aynı birimden kısım şefi işten ayrıldı. Şayet isterseniz yarın görüşmeye gelebilirsiniz. Diyordu.
Süleyman bunun ücret olarak daha düşük, daha fazla çalışma saati ve daha kısıtlı yetki demek olduğunu biliyordu. Buna rağmen;
—Elbet, elbette gelirim. Yarın erkenden oradayım. Siz benden başka kimseleri aramayın. Yarın görüşmek üzere, gibilerden telaşlı ve bir o kadar da aceleci cevaplar verdi.
Süleyman, yaşadıklarını eşine hissettirmek istemiyordu. Sinem’in de ondan kalır yanı yoktu. Doğuma bir-iki hafta kalmıştı. Aradan geçen altı ay sonunda ikizler Suna ve Simay dünyaya gelmişti. İlkokul birinci sınıftaki abileri Serhat, onları kıskanıyordu. Zaman zaman huysuzlanıyor, yok yere huzursuzluk çıkarıyordu. İkizlerin masrafı aileyi yıpratıyordu. Süleyman da birkaç aydan beri iş çıkışı taksiye çıkıyor, gece yarısına kadar da şoförlük yapıyordu. Zira ek gelir de olmasa geçinilecek gibi değildi.
Sinem uzun uzun düşündükten sonra, annesine konuyu açmaya karar verdi. Annesi Sinemlere taşınacak gündüzleri çocuklara bakacak, Sinem de çalışacaktı. Ancak iş bulmadan bu durumdan Süleyman’a haber vermediler. Bekledikleri haber gecikmedi. Evlerine yakın özel okulda temizlik görevlisi olarak işe başladı. Ara sıra da alt kattaki alım-satım biriminin çayını demliyordu. Sinem’in çay ve kahveleri beğenildiğinden çok geçmeden müdüriyet katında görev aldı. Böylece asgari ücretten bir tık daha fazla alabiliyordu.
Artık Yıldız ailesinin iki yakası bir araya gelebiliyordu. Süleyman da taksiye çıkmak zorunda kalmıyordu. Çocuklar, anneannenin emin ellerine teslimdi. Hayat güzellikleriyle Yıldız ailesine gülüyordu. Ancak 2016 Temmuz yangını her yeri kasıp kavurdu. Okul ani ve hukuksuz bir kararname ile kapatıldı. Çalışanlar kapı dışarı edildi. Tazminatları ödenmedi. Okuldaki özel eşyalarını almalarına bile izin verilmedi. “Keşke bu kadarla kalsaydı” denen olaylar birbirini izledi. Hiç ilgisi yokken, “neden o okulda çalıştınız? Okul müdürüne yakındınız. Demek ki siz de onlardansınız” gibilerden bahanelerle türlü türlü sıkıştırdılar. Halbuki “onlar” vatan, millet, bayrak, insan, doğruluk, dürüstlük sevdalısıydılar. Bu sözler hem “onlara” hem kendisine hakaret ve iftiraydı. Hem daha bir ay önce bakanlar okula gelmiş, gezmiş, takdir dolu sözler söylemişlerdi. Ne olmuştu bu aklı başında olması gerekenlere? Sonunda Sinem de gözaltına alındı. Sekiz gün yavrularından, eşinden, yuvasından uzak kaldı. “Nasılsa bırakırlar” diye beklerken tutukluluk ve cezaevi günleri başladı. Mecburen ikizleri yanına aldı. Soğuk beton koğuşlara ikizler alışamadığından sık sık hastalanıyorlardı.
Sinem kendi derdine yanarken, Süleyman’ın da gözaltına alınmasının ardından cezaevine konduğunu öğrendi. Sebebi kargaları bile güldürürdü. Süleyman ülkenin en yüksek tirajlı gazetesine abone olduğundan “suçlu” bulunmuşmuş.
Aradan geçen üç yılı aşkın sürede Suna ve Simay yürümeyi ve konuşmayı öğrenmişlerdi. Ama ülke, Garabetler Yurdu’na dönmüştü. Şimdi ise Sinem ve Süleyman bugünlerin geçmesi için dua dua yalvarmaktalar. Tıpkı insanlığın huzurunu isteyen tüm vicdan sahibi insanlar gibi.