Taziyeye gelenler tek sıra halinde aileye “baş sağlığı” diliyorlardı. Kimi evine yetişme telaşıyla aceleci, kiminde gözyaşı “sizin için ne yapabilirim?” bakışıyla sıra ilerliyordu.
Köyden gelen yaşlı dünürleri otelin tek varisine;
—Başınız sağ olsun. Çok iyi adamdı baban.  Allah’tan bu oteli bıraktı da yazıda-yabanda kalmadınız. Yoksa ne yapardınız? Gibilerden pek de alışık olunmayan sözlerle taziyede bulunması etrafa buz gibi bir hava yaysa da acılı adam;
—Dostlar sağ olsun. Diye karşılık verdi
Cenazelerde bu gibilerden haller kaçınılmazdı. Öyle ya, daha defin tamamlanmadan yapılan sohbetlere bir kulak kabartsanız veya hafızanızdaki konuşmalara bir an olsun müracaat etseniz ne demek istendiğini hemen anlardınız.
Yine de metin olmaya, dayanmaya kararlı aile on gün kadar süren taziyeler sonunda nihayet uzaktan gelen misafirleri göndermişlerdi. Şehir içinden gelenler de seyrelmişti.
Anne oğluna hüzünlü gözlerle bakarken söze girdi;
—Oğlum! Ne dersin. Otel ile ilgili ne düşünüyorsun. Otel müdürüyle ilgili kulağıma gelenlere bakılacak olursa, durum fena. Böyle giderse insanların yüzüne bakacak halimiz kalmaz. Hem öyle kötü idare ediliyor ki neredeyse batık durumda. Bana kalırsa. Deyip sözlerini sonlandırmadı.
Ercan da annesi Türkân Hanım’ın endişelerini taşıyordu. Annesinin sözlerini o tamamlamak istiyordu.
—Anneciğim! Senin üzülmeni istemem. Ancak otel müdürü oteli o biçim bir yere çevirmiş. Neredeyse “fuhuş yuvası” olmuş. Bir an önce işine son vermeli. İşin başına geçmeliyiz. Ben bir an önce ne yapılması gerekiyorsa yapacağım. Ailemizin, soyadımızın lekelenmesini istemem. Ayrıntıları uzun uzun konuştular. Kararlaştırdıkları gibi yaptılar.
İki yıl içinde otelin çehresi değişti. Hatta tercih edilen “butik oteller” arasında yer aldı. Piyasa değeri arttı. Türkân Hanım ve Ercan oteli satmaya karar verdiler.
Otel çabucak alıcı buldu. Aldıkları paranın bir kısmıyla Ercan yeni bir iş kurdu. Paranın hatırı sayılır kısmıyla da aileleri adına bir lise yaptırıp bir eğitim vakfına bağışladılar. Sömestr tatilinde Milli Eğitim Bakanının elinden  “takdir belgesi” ve “madalya” ile “şilt” aldılar. Aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden de şilt ve takdir aldılar. Yerel gazeteler röportaj yapıp boy boy fotoğraflarını yayınladılar. Yakınları, tanıdıkları kutlamak için birbiriyle yarıştı.
Ercan da aradan geçen yedi yıl içinde işlerini büyüttü.
Zaman zaman mezun öğrenciler teşekkürler için onları ziyaret etti.
Her şey güllük gülistanlık gibiydi. Ta ki 2016 yılının Temmuz ayındaki menfur, hain darbe girişimine kadar. Yaptırdıkları okul kapatılmış, binasına Kanun Hükmünde Kararname ile el konulmuştu. Çok geçmeden de Ercan ve annesi sorgulandı.
“Neden okul yaptırdınız? Neden o vakfa bağışladınız? O vakıfla bağlantınız nedir? Neden o vakfın yönetim kurulu başkanlığını yaptınız” Gibilerden onlarca anlamsız, maksatlı soru.
Türkân Hanım’ın kalbi olanlara isyan ettiğinden hastaneye kaldırmak zorunda kalmışlardı.
Ancak birkaç gün sonra Ercan, uzun süre gözaltında kaldı. Tutuklanması ise işin cabası. Her ne kadar “babamın ismini yaşatmak için, eğitime katkı için…” dediyse de “..Milli Eğitim Bakanı ödül verdi, onlar da oradaydı, takdir edildim, gazeteler ve kamuoyu hayranlıkla karşıladı…” Gibilerden sözlerine aldıran yoktu.
Hakkında iddianame hazırlanması 21 ay aldı. İlk yargılanmasına başlanması da gözaltına alındıktan yaklaşık 2,5 yıl sonra oldu.
Ercan, halen esaret altında ve “insanlığa hizmetin” zalimlerce kesilen bedelini ödüyor.