Mütebessim çehresinde, insanda saygı uyandıran bir ifade daha doğrusu bir mana vardı. Ellili yaşlarını çoktan geçmiş bu insanın aramızda bulunması şüphesiz bizim için bir şanstı. Hani yaşça büyüklüğünün yanında olgunluğu, birikimi, duruşu kâmil bir insan örneğiydi koğuşumuzda.
İsmini çok duymuştum hatta denk gelirse yazılarını da okuduğum olurdu ama onu burada, bu cinnet dörtgeninde tanımak nasipmiş. Yazarlara, gizli bir hayranlığım olsa da gazetecilere karşı çok sempatim olduğu söylenemezdi. Ahmet Bey’ de hem yazar hem de bir gazeteciydi. Ben daha çok, o konuşurken arkadaşlarımın arasında onu dinlemeyi severdim. Öyle birebir baş başa konuştuğumuz zamanlar çok değildi. O konuştuğunda, farklı bir hava olurdu. Başkaları konuşunca bir markete, bir dükkâna giriyor gibi hissediyorsanız, Ahmet Bey konuştuğunda kendinizi bir müzeyi ziyaret ediyor havasında bulurdunuz. Öyle esip gürleyen, nutuk atan, yüksekten uçan bir tarzı yoktu, ama konuyu ele alırken kullandığı dil ve üslup, meselelere bakış açısı insanı imrendiren bir başkalık sergilerdi. Demir bir bileği yoktu belki ama kimsenin korku salamadığı tunçtan bir kalbi vardı. Onun gönlünde irade ve marifet ikamet eder, hüzün hatırı sayılır konuklar arasında yer alır, neşe bir hanede misafir üstüne misafir olmaz diye çok uğramazdı.
Bu insanı bu kadar olgunlaştıran neydi diye çok düşündüm. Hani gazeteyi “her gün yapılıp her gün bozulan fikir binası” na benzetirler ya; acaba diyorum bu kadar çok fikirle, yazıyla meşgul olduğu, düşünceden, kelimeden yazıdan yüzlerce bina kurduğu için mi yüksekçe bir kuleden etrafı tarassut ediyor gibi, hadiselerin her yönünü görmeyi başarabiliyordu. Konuşurken, bizce anlaşılmayan noktaları aydınlatır, meçhul kalmış yerleri izah eder, açıklardı. Onun çoğu yorumu, hayal ve hatırdan geçmeyen yorumlardı. Bazen bir peygamber kıssasında, bazen bir mitolojik efsaneden yaptığı çıkarımlar, bizi hayrete düşürür, düşüncelerimizi yakamozlandırırdı.
İlginç bir insandı. Bir akşam hüznümüzü üzerimize çekmiş, plastik sandalyelerde,  ayakları yaşlılıktan titreyen masamızın başında otururken, örtü olarak kullandığımız gazetenin üzerine bazı şekiller çizmeye başladı Ahmet Bey. Önce bir cezve sonra daha büyük bir cezve sonra yayı elinde ok atan bir adam ve nihayetinde akrebe benzeyen şekiller çizdi. “Size şimdi mahrum olduğunuz bir şeyden bahsedeyim, gökyüzünün gece halinden” dedi. “Bu çizdiklerim, takım yıldızlarının şekilleri” dedi. Sağ tarafımda oturan Necdet Abi “cezveleri biliyorum büyük ayı, küçük ayı olması lazım” deyince “evet Necdet bey, doğru bu ok atan adam şeklindeki de Orion Takımyıldızı, diğeri Akrep Takımyıldızı” dedi. Tabii onun kelimelerini tam aktaramıyorum ama insanın aklında kalan benzetmeler yaparak konuşurdu. Gökyüzünün gece halini, yüzlerce elmasın üzerinde saçıldığı siyah bir kadife örtüye benzetirdi. Mitolojiye göre Orion, deniz tanrısı Poseidon’ un genç, yakışıklı, suda yürüyebilen, yetenekli oğluymuş. Zeus’un kızı tanrıça Artemis onunla tanışınca kendince aldığı hiç evlenmeme kararından vazgeçmeyi bile düşünmüş. Bir gün Orion denizde yüzerken, kıskançlığı had safhaya ulaşmış Apollo, Artemis’e enginlerde bir noktayı işaret etmiş ve okla vurup vuramayacağını sormuş. Artemis engindeki bu noktayı tam ortadan vurmuş. Vurduğu aslında kendi kalbiymiş, aşkıymış. Artemis babası Zeus’a gidip yardım istemiş, O da Orion’ u bir takımyıldızına çevirmiş. Böyle anlattığı hikâyeler, efsaneler, çoktu.
Bir gün koğuşta bir haşarat çıktı. Kanımızı emip, bizi kaşındırıyordu. Ahmet Bey yine bir efsane anlatmıştı ne zaman bir sivrisinek veya insana musallat bir haşarat görsem veya adı geçse hatırlarım.” Tufan koptuktan epey zaman sonra dünyayı basan sular çekilmiş ve Hazreti Nuh’un gemisi bir kayaya çarpınca yara almış. Hazreti Nuh “bu deliği kim kapatacak” diye sorunca yılan “ben kapatırım ama bir şartım var o da insanoğlunun kanını emmek” demiş. Bu arada tehlike kaybolup sıkıntı kalmayınca, Hazreti Nuh yılanı yakalayıp yakmış ve küllerini rüzgâra serpmiş. İşte bu küllerden pireler peyda olmuş ve insanoğlunun kanını azar azar emmeye koyulmuşlar.”
Bunları nasıl hatırlar, nereden bulur çıkarır tam bilemezdim ama beni en çok etkileyen ve benim gözümde Ahmet Bey’i anlatan iki kelime vardı: “Yangın var!”. Onun gözünde memleketin hali kısaca böyle tasvir edilebilirdi. Adalet, ekonomi, eğitim, diplomasi, insan hakları, gençlik, medya, iş hayatı hangi alanda dinlese veya konuşsa “yangın var” der, bitirir ranzasına çekilirdi. Televizyonda haberleri izlese “yangın var” der, her haber ya da konuyu başka bir gözle,  bir şahsi görüşle inceler, teferruatı ve geçmişine gider ve meselenin yorucu olmayan kısımlarında gezinmeyi seven bizleri alır derinliklere götürürdü. Anlatmak istediği şey belliydi ve gayet güzel ifade ediyordu. Yangın var!
Dünyayı gezip görmüş Ahmet Bey’e göre İstanbul kâinat kitabının en güzel mısralarından biriydi. Cihanın sade güzelliğini üzerinde taşıyan Boğaziçi’nin melalini, kalem minerali narin bedenli selatin camileri, kesme billurdan yapılmış gibi duran zarif mermer çeşmeleri, saltanatını sergileyen köklü çınarları, bugünün içinde maziyi hatırlatan şahitler gibi görürdü. Şimdi bol miktarda beton soğukluğu, canavarları andıran iş makinaları sesi, kalabalığın ve kargaşanın vermiş olduğu telaş ile bir yangın yerine dönüştüğünü söylerdi.
Yangın var tabirini çok kullansa da ümitli bir insandı Ahmet Bey. Hukuksuzluk ve adaletsizliğin getirdiği dertlerle, ayrılığın verdiği acılar ve terörist diye yaftalanmanın kavurucu kaderiyle etrafa ne zaman kasavetli bir hava çökse, hemen bir bahar sandığı gibi açılır, bizi taze çiçek tarhlarının arasında gezdirir, beyaz mermer merdivenlerden suyun ışıkla oynaştığı berrak havuz başlarına indirir, dolaştırıp tekrar geri getirirdi. “Ruhum ve dimağımdaki baharı kim alabilir ki benden” derdi.
Duruşmaları olup gelince koğuşa “nasıl geçti Ahmet Bey” sorusuna “mahkemelerde de
yangın var. Bu yangına en büyük kütükleri taşıyanlar da maalesef adalet dağıtması beklenen kişiler. Alevleri etrafı sardıkça bazıları için bir fener alayına, bir şölene dönüşüyormuş gibi sevinç çığlıkları atarak etrafında fır dönüyorlar. Halktan epey bir kesim, ellerini uzatmış ısınmaya çalışıyorlar. Ben “yangın var! ” diye feryat ettikçe beni sesimin çıkmayacağını zannettikleri zindanlara tıkıyorlar.
Benim, terörist olduğumu iddia ediyorlar. Bu komik iddiaya kendilerince delil getirmeye çabalıyorlar. Her duruşmaları ayrı bir garabet, her yaklaşımları ayrı bir deli saçması. Ben de kendimce savunmamı yapmaya çalışıyorum. Aslında eskiler  “zırva tevil götürmez ” deyip sizin zırvalarınızla meşgul olmak istemiyorum. Verin hükmünüzü diyesim geliyor fakat bu yangına kayıtsız kalamıyor yine kendimce söndürmeye çalışıyor veya en azından yangın var! diye bağırarak duyurmaya çalışıyorum” sözleri ile cevap verirdi.
Herşeye rağmen Ahmet Bey yine kendi şarkısını söylüyor, yeni kitaplar yazmaya çalışıyordu.
Ben onunla sadece altı ay aynı koğuşta kaldım. Şimdi ne zaman beni bir sivrisinek ısırsa onun hikâyelerini hatırlıyor, ne zaman gökyüzüne baksam Orion Takım Yıldızını tam bulamasam da onun güzel ve zengin sohbetlerini yâd ediyorum. Hapishanede anneleri ile beraber tutuklu bebekleri, parçalanmış aileleri, yurdunu yuvasını bırakıp göç eden garipleri düşündükçe benim de içimden ” yangın var ” diye bağırasım geliyor.
Yangın var!