Dudak ısırıklarını, titremelerini, hıçkırarak ağlamalarını, sinir krizlerini… Kâbuslarla uyanışlarını; “Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, ne kadar uzağa kaçarsam kaçayım kurtulamayacağım iblisler olacaktır.” Cümlelerini unutamıyorum.
Keşke bende bir kamyon şoförü olsaydım. Keşke bir keçi çobanı, keşke üstü başı kir pas içinde dolaşan bir kâğıt toplayıcısı olsaydım demelerini.
Keşke… Keşke… Keşke!
“Şeytan dünyada neden insan suretinde dolanır ki,” sözleri bir mızrak gibi saplanırdı küçücük yüreğime… Bazen saç diplerimde iğne ile mezarlar kazılırdı, bazen sırtımda dev dalgaların falezleri oluşurdu. Bazende boğazımda yağlı bir urgan gezinirdi, nefesim hep ölüm kokardı. Kâbusum olurdu ince bir hastalığa yakalanmış olan adalet…
Çığlıkları, feryat -figanları Azrail’in bir elveda öpücüğü jesti ile bir kez daha hayata deport edilirdim ve normale dönerdim.
Bazen bir köşeye çekilirdi, kartonların üzerine başını koyup saatlerce konuşurdu;
Sana bıraktım Ya Rab! “Kalbimdeki sızımı da, hayallerimi de… Bir adım, bir soluk sonrasını da, dualarımı da…”Derdi. Annecimin bu anları benimde en rahat olduğum
zamanlarım olurdu. İçimde huzur kol gezinirdi, ruhum cennetâsâ bir bahara uyanırdı…
Koğuşta ara ara çay fasılları yapılır, ibretlik hikâyeler anlatılırdı. Bu haftanın hikâyesi bir kamyon şoförünün muhakemesi idi;
Adamın biri güya Bylock yüklemiş.
– Hâkim; bey amca, bylock yüklemişsin hele anlat bakalım, diye sormuş.
– Adam; valla hâkim bey, ben kaç yıllık şoförüm. Saçımı bu meslekte ağarttım, ömrümün yarısı yollarda geçti. Zaman oldu sebze- meyve yükledim, zaman oldu ev eşyası naklettim. Ama hiç böyle bir kaleme denk gelmedim. Ben kamyonuma öyle bir mal yüklemedim. Faturalarımı da getirip, gösterebilirim, diye cevaplamış.
– Hâkim; “anlatmayacaksın yani ve beni yoracaksın öyle mi bey amca,” deyip cezayı yapıştırmış. Hikâyeleri sessizce dinlerdim; perde arkasından olan biteni izlerdim, onca acıya rağmen yüzler gülerdi. Ancak annemin yüzü de yüreği de “hiç” gülmezdi.
*
Başka bir zaman vizyona başka bir hikâye girerdi… Çaylar, ketilda pişirilen börekler masada servise hazır beklerken Çobanın hikâyesi oynatılırdı. Olacak ya; Çobanın fortmanında 3 (üç) adet 1 Dolar varmış. Köyden birisi ihbar etmiş. Jandarmalar da köye kadar gelip çobanı apar topar götürmüşler. Karakol, nezaret, avukat, savcı derken mahkemeye çıkartmışlar.
– Hâkim; anlat bakalım birader demiş.
Çoban, şaşkın şaşkın yaylakları, kuzuları, kıdıkları anlatmaya başlamış.
– Hâkim onları değil diye sert bir şekilde uyarmış.
– Çoban “neyi anlatam ki be ya,” demiş.
– Hakim, dolarları anlat demiş dolarları..
– Çoban önce gülümsemiş, sonra hüzünlenmiş. Rahmetli babam vefat ettiğinde fortmanında vardı. Bende aldım bir hatıra olarak saklıyorum hâkim bey, demiş.
– Hakim, hep aynı teraneler deyip ona da basmış cezayı…
Çaylar, kekler servis edilirken herkesin yüzüne bir tebessüm çalınırdı. Annemin payına ise yine sessizlik düşerdi. Aldığı tüm proteinlerde hüzün, vitaminlerde keder vardı sanki…
Derinden derine boğuluyordum, nefes alamıyordum, çırpınıyordum.
“Annecim neyin var, neden böylesin,” diyordum. Hiç olmazsa; “bir söz bir cevap bir ima bekliyordum.” Bazen beni duyuyor gibi oluyordu ancak cevap vermiyordu ya da vermek istemiyordu.
*
Açık, kapalı görüşler olurdu.
Anneannem, gelirdi çok uzaklardan. Gömleğindeki çiçeklerde yığınla tebessüm.
Hasret gidermek nedir? deseniz. Tereddüt etmeden “tebessümdür, gülüşmektir” derim.
Annem, görüş zili çalıncaya kadar anneannemin kucağında ağlardı. Onun için mutluluk o şekilde dile gelirdi.
– Anneannem, senin için çok endişeleniyorum, kızım. Neden benimle konuşmuyorsun?
Neden bana bir şey anlatmıyorsun, yavrum diye yalvarırdı.
En güçlü özelliği “sağduyu” olan annem, susardı.
– Ayrılık vakti gelince anneanneme bir daha gelme derdi.
Neden yavrum, neden diye üstelerdi anneannem.
– “Sınanmadığımız bir acı için konuşmak kolay olmuyor annem derdi,”annem.
Ve zil çalardı. Annem ve anneannem iki âşık gibi birbirlerine uzun uzun bakışırdı. Bir birlerinin ellerini öpüp koklayarak ayrılırlardı. “Kendine ne olur dikkat et,” cümlesi aynı anda dudaklarda vücut bulurdu. Bir çiçek bahçesinden ayrılmak elbette ki çok zor olurdu.
*
Günler geçiyordu ve ben büyüyordum. Annem ise günden güne zayıflıyor, küçülüyordu sanki… Benimle “hiç” konuşmuyor, arkadaşlarıyla “hiç” muhabbet etmiyordu.
Zamanının büyük bir bölümünü o kartonun üzerinde geçiriyordu, dertleniyordu, ağlıyordu.
Anneannem geldiğinde açık görüşlere bile çıkmamıştı. Annem, affet beni; gelemem, çıkamam demekle yetinmişti. Taştan bir yastık, topraktan bir yorgana sarılı ranzamız bir mezar, diri diri gömüldüğümüz koğuşumuz bir mezarlık olmuştu bizim için…
Dostlarımız, çeşitli aktivitelerle ölü toprağını orta doğunun haşin rüzgârlarına karşı savurmaya gayret ediyorlardı. Ama nafile.. Biz günden güne tüm ölümleri üzerimize topluyorduk.
*
Bu hafta da kâğıt toplayıcısının hikâyesi vizyondaydı. Adamcağız geçimini bu işle sağlıyordu. Bir gece sokaklarda, çöp kenarlarında ne kadar kitap varsa “voleyi vurdum,” deyip toplamış. Kitaplar tabi kuşe kâğıt iyi para eder diye evin yanındaki barakaya bile koymaya kıyamamış. Evine götürüp istiflemiş. Fakirin mutluluğu “umut’tur”.. İyi kazanç olacak, demiş kendi kendine. Kızımın okul kitaplarını alırım, oğlumun da dershane ücretini öderim diye de sabahlara kadar kafasında hesap kitap yapmış. Olacak ya günlerden bir gün, evine gittiğinde biriktirmiş olduğu 3-5 kuruşunun yerinde olmadığını fark etmiş. Eve hırsız girmiştir düşüncesi ile polis çağırmış. Polis gelmiş, tutanak tutmuş. Giderken de kapının arkasındaki kitapları görmüş. Tabirle renk renk desen desen kitaplar…
Bunlar nedir diye sual etmiş, polis. Kitap demiş, adam.
Görüyorum kitap olduğunu da sen ne ayaksın, bunlar nedir be adam diye bağırmış, polis.
Be -ben kâğıt toplayıcısıyım memur bey diye kekelemiş, adam. Sen onu karakolda anlatırsın deyip götürmüşler. Nezaret, savcı, hâkim derken adamcağız derdini hiç kimseye anlatamamış ve basmışlar cezayı…
Kamyon şoförü, çoban ve kâğıt toplayıcısı tam sekiz ay üzerine çıkmışlar.
Yaz geliyor, kış geçiyor, can eskiyor cancağızım; meselenin hayatı uzun uzun yaşamak olmadığını, bütün meselenin hayatı doya doya yaşamak olduğunu anlıyorsun.
Ve bu cehennemde ki yüreği kocaman olan insanların gayreti de buydu.
*
Başka bir ay, çay kokusu gülüşmelerin arifesi… annemin hüzünlü sesi ve ortamda yağmur havası: “Keşke bende bir kamyon şoförü, dumanlı dağların arkasında ki kayalıklarda bir keçi çobanı, üstü başı kir pas içinde olan ama yüreği tertemiz dolaşan bir kâğıt toplayıcısı olsaydım,” diye söze giriş yapmıştı. Keşke… Keşke… Keşke! Bende taş olsaydım, toprak olsaydım diye devam etmişti. Bunca zaman susmuştu oysa..! 25 gün nezarette tek başıma sorgulandım. Konuş şöyle yaparız, konuş böyle yaparız dediler. Bilmiyorum dedikçe, baskının dozunu günden güne arttırdılar. Küfür ve hakaretlerini ne kadar ileri götürebilirlerdi ki dedim kendi kendime…  “Sizde bir insansınız, sizin de bir eşiniz, kızınız var,” dedim.
Çırıl çıplak soydular… “Kadın cennettir, kadın ailedir,” dedim. Güldüler..
Kadın kız çocuğudur derken, bir elimle göğüslerimi bir elimle avret yerimi örtmeye çalıştım.
“Kadın iffettir,” dedim. Günlerce taciz ettiler. Tuvaletimi yaparken seyrettiler. Temizlik için su ve mendil dahi vermediler. ‘Zaratos’ adlı adalet Meleğinin aklını kaybetmesi bu noktadan sonra mı başlar bilemem. Bildiğim, bilmediğim ilaçların vücuduma enjekte edilmesi ile yavaş yavaş kirlendiğimdi.. “Konuş, konuş yoksa seni bilmem ne yapar, bilmem hangi kerhaneye götürüp atarız dediler.” “Bir şey bilmiyorum. Ben sadece bir öğretmenim.” “Dokunmayın ne olur, yeni nişanlıyım,” dedim. İlaç’ların etkisi ile kendimde değildim.
“Kadın, Peygamberi doğuran bir anadır,” diye yaveledim. Ve günlerce istismar edildim.
Kirletildim. Tuz bastım yarama ne kadar susulacaksa o kadar sustum.
30- 35 kişilik koğuşta gözyaşı tek bir milletti.. Bir çığlık vardı yüreğimde, bir volkan vardı dileğimde.. Anneme bile açamadım yüreğimi, halimi görüp anlamasın diye gelme dedim.
Çent defa intiharı denedim.  “Ümitsizliktir insanı çaresiz yapan.”
Denedim, denedim ama kendimi öldürmeyi bir türlü beceremedim. Bu cana kıyamadım. Kamyon şoförü, çoban ve kâğıt toplayıcısı tam sekiz ay üzerine çıktılar diyorsunuz. Bende şuan tam sekiz aylığım. Kimden olduğunu bilmediğim bir bebeği taşıyorum.
Af çıkacak mı, çıkmayacak mı?! Ekonomi düzelir mi düzelmez mi? Birileri iflah olur mu, olmaz mı? Bir gün buradan çıkar mıyım, çıkmaz mıyım .?
Offf offff Hayatın benim için hiçbir anlamı yok!
Bunların çok büyük bir hırsız olduğunu haykırmak istiyorum. Namusumu çaldılar benden, gençliğimi çaldılar, ümitlerimi, gülüşümü çaldılar benden. Ölmek için yalvaracaksınız demiş bir zevat. Bunların kadınları bile bize helal demiş başka birisi… Tek bir lafım var kinlerinde boğulsunlar, sebebi intiharımla cehenneme irtihal edersem ve onlarında yolları bir gün oraya düşerse bilsinler ki; iki elimde ebediyyen yakalarında olacaktır.
“Hayata ölümden korkacak kadar bağlı değilim artık.” Bittim, tükendim.
Musalla taşım olsun şu ranza, mezarım olsun bu koğuş… Utancımdan o gün yüzünü görmeyeyim. “Sabret demeyin bana ne olur, mahşer var, mizan var, hesap var,” demeyin.
Düğüm düğüm oldu kelimeler dudağında ve gerisini getiremedi.
*
Şimdi daha iyi anlıyordum elimdeki morluğun, başımdaki şişliğin nedenini;
Şimdi daha iyi anlıyordum boynuma geçirilen kementlerin varlığını;
Şimdi daha iyi anlıyordum ağlama nöbetlerini; benimle küs oluşunu…
Şimdi daha iyi anlıyordum annemi güldürmek için seferber olan kadınların, kızların -kızanların gayretlerini; Annecim, şuna cevap ver bari; ben, ben bir “hiç” miyim ve ölecek miyim..?
*
“Benimde ağır gelecek cümlelerim var her ne kadar, söyleyecek kadar acımasız bir kalbim olmasa da.” Ama bende is-te-mi-yo-rum yaşamayı annecim; “Geçmişteki acılara gülümseyerek bakamayacaksam, bir babaya sarılarak büyüyemeyeceksem, bir ülkede huzur içinde yaşayıp ölemeyeceksem.” Bende istemiyorum nefes almayı…
“Öyle yorgunum ki; ölüm tutuklu olmaktan bile daha insaflı” baş ucunda bana da yer aç annecim.

Sormayın kimdir diye; bir hiç’in hikâyesi…