“Görev Aşkı”
Ortalık bir anda toz duman olmuştu.
Koca şehirde sanki yer yerinden oynuyordu. Her yaştan insan sokaktan siren sesleriyle geçmekte olan tepe lambası yanık polis aracını taşlamaya başlamışlardı. O sırada taksiyle hemen yakınlardaki karakola gitmekte olan sivil giyimli delikanlı taksiciye heyecanla sormuş;
—Aman Allahım! Kaptan bu mahallenin hali ne böyle? Polis arabasını taşlıyorlar yahu, olacak iş mi? Bu nasıl haldir kardeşim?
Taksici hiç de oralı değildir.
Taksicinin vurdumduymaz hali delikanlıyı iyiden iyiye çileden çıkarır. Yahu burası İzmir. Türkiye’nin üçüncü büyük kenti. Hem de güpegündüz. Hem de herkesin gözü önünde, bu ne demek Allah aşkına. Hem nasıl oluyor da bu kadar soğukkanlı oluyorsunuz? Burda kanun-nizam yok mu? Buna dur diyecek kimse yok mu?
Taksici, delikanlının heyecanlı halini yatıştırmak niyetiyle;
—Kardeşim! Burası büyük bir kent olabilir. Ülkenin de üçüncü şehri ama büyüklük her şeye yetemiyor. Biz bugünlere şükrediyoruz. Şimdilerde en azından polis arabası buralara gelebiliyor. Devriye de gezebiliyor. Eskiden polis yüzü görmek ne mümkündü. Ama bundan böyle daha ümitliyiz. Karakola yeni bir başkomiser verilmiş.
Gerçi genç akademililerdenmiş amma duyduğumuza göre işinin ehliymiş. Hani derler ya “tam kanun adamıymış”. Bakalım o neler yapabilecek. Hatta bugün de göreve başlayacakmış. Allah kolaylık versin ama işi zor.
Delikanlı, taksiciye ineceği yere gelene dek bir şey söylememiş. Nihayet karakolun önüne geldiklerinde parayı uzatıp;
—Üstü kalsın kaptan. O bahsettiğin başkomiser benim. Duan için de teşekkür ederim. Hayırlı işler. Demiş.
Taksici şaşırmış. Aracında kalakalmış.
Genç akademili başkomiser göreve başlamış. Başlar başlamaz işinin de denli zor olduğunu bizzat yaşayıp görmüş.
Bölgesindeki mahalle muhtarları ve ileri gelenlerle toplantılar düzenlemiş. Okul yönetici ve öğretmenlini ziyaret etmiş, onlarla fikir alışverişinde bulunmuş. Sonra de kendi yöneticilerine güzel bir raporla durumu özetleyip, yapılması gerekenlerle ilgili fikirlerini sunup destek almış. İki ay geçmeden, polis otosu taşlayan mahalle, “polis dostu” olmuş.
İl Emniyet Müdürlüğünden aldığı destekle de bölgesindeki lisenin boya-badana işleri yapılmış, eski masa ve sıraları yenilenmiş, bütün sınıflar akıllı tahtayla yenilenmiş, okulda maddi durumları yeterli olmayan öğrencilere giyecekler, ayakka
bılar alınmış. Okulda futbol, basketbol, voleybol, masa tenisi, satranç gibi spor takımları kurulup donatılmış. Kısa sürede okul bahçesine halı saha açılmış. Yapılanlar mahallelilerin dikkatinden kaçmıyormuş. Kendi aralarında;
—Evlatlarımıza bu kadar önem veren devlete el kalkmaz. Der olmuşlar.
Genç akademilinin göreve başlamasından beş ay kadar sonraki Ramazan Bayramı’nda karakoldaki bayramlaşmaya yüzlerce mahalleli katılmış. Karakol, panayır yerine dönmüş.
Genç akademili uyguladığı projelerle ve yaptığı çalışmalarla defalarca takdirname almış, birçok kez maaş taltifi almıştı.
Ancak her ne olduysa olmuş birkaç ay sonra ülkede 17-25 Aralık’ta yaşanan olaylar emniyet teşkilatında deprem etkisi yapmış. Bahar aylarında genç akademili açığa alınmış. Silahı ve kimliği elinden alınmış. Evde günlerin geçmesi oldukça zormuş.
Ama yapılanlar bunula da kalmamış ülkemizin güzel illerinden birine Siirt’ e tayini çıkmış.
Hem de hemen İzmir’den ilişiği kesilmiş.
Hamile eşinin endişeyle gelip;
—İtiraz etmeyecek misin? Sen ilk şark görevinden döneli iki yıl bile olmadı. Bu tayin neyin nesi? Hem sen şehit kardeşisin. İstemezsen, dile getirirsen bu göreve gönderemezler. Haksız
lık bu. Bir şey yapmayacak mısın? Deyişi karşısında;
—Onlar bu durumu bilmiyorlar mı sanıyorsun? Ne zorlu tedavilerle hamile kaldığını, seyahat edemeyecek durumda olduğunu personel şube ve müdürlerimiz bilmiyorlar mı sanıyorsun. Hem başımızda müdür mü koydular ki? Genel müdürlük benim şehit kardeşi olduğumu, şarktan döneli daha iki yıl olduğunu bilmiyor mu sanıyorsun? Doğu ve Güneydoğumuzun o güzelim illerinde sokaklar kapatılırken, barikatlar kurulurken, ortalık ateşe verilirken beni silahsız ve kimliksiz oralara göndermelerinin ne anlama geldiğini bilmiyor musun?
Eşinin yaşlı gözlerle;
—Ama nasıl olur?  Madem tayin ettiler silahını, kimliğini versinler. Neymiş efendim tayin olduğun yerden alacakmışsın. Olacak şey mi bu? Nerde görülmüş silahlı görev verilen birini hem şarka tayin edeceksin hem de silahını vermeyeceksin. Bu insanlarda devlet terbiyesi, geleneği yok mu? Hadi o yok, Allah korkusu da mı yok? Bu nasıl zulüm? Peki ne yapacaksın, itiraz edecek misin? Tayinini durdurmak için dilekçe verecek misin? Ardı ardına soruları karşısında sadece;
—Sence bir tanem, sence?
Gözyaşlarını elindeki mendille silen genç anne adayı bir an duraksayıp yutkunduktan sonra;
—Haklısın. Ben de so
ruyorum. Benimki de bir ümitti. Ama biliyorum ki sen onlara tek satırla müracaat etmezsin, tek kelimeyle derdini dillendirmezsin. “Hakkımda verilen karar madem gökler ötesinden” der, gidersin, biliyorum. “Biraz da bizi düşünsen, beni ve doğacak bebeğimizi” Diyeceğim ama biliyorum ki sözlerim boşta kalacak. Pekâlâ, nasıl istersen öyle olsun. Sen neredeysen biz oradayız. Yeter ki beni ve bebeğimizin başını öne eğdirme, dik dur. Her zaman yanındayım sevgilim. Deyip eşine sarılmıştı. Dakikalarca sürdü hüzünlü sarmaşma.
—Haklısın meleğim. Ancak hakkımızı da aramazsak “kulluk görevini yapmamış oluruz. Onlara dilekçe yazmadan direkt dava açacağım. Hakkımızda hayırlısı” Diyerek eşinin gönlüne su serpti.
Siirt’te göreve başladıktan sonra idari yargı kararıyla şark görevi iptal edilen genç akademili bu kez İzmir’e değil başka bir ile atanmıştı. Üstelik terfi sınavının yazılısında 95 almasına rağmen sözlü sınavda(!) soru dahi sormadan “demek sensin” dedikten sonra 20 puancık lütfederek(!) terfi de ettirmemişlerdi.
Zulümleri, başka başka zulümler takip etmişti.
Ama müjdeli haber de vardı hayatın içinde. Bu sıkıntılar arasında eşinin doğumu, karanlıklar içinde doğan
güneş gibi olmuştu aileye.
Ülkede yaşanan 15 Temmuz hain girişiminden sonra bir kez daha “kanun tanımazlar” tarafından karar verilmiş, adı listelere eklenerek meslekten ihraç edilmişti. Hemen ardından da kendi meslektaşlarınca kapısı kırılarak evinde aramalar yapılmıştı. Evdekilerin psikolojilerinin ne halde olduğunu düşünmek insanı çileden çıkarmaktaydı.
Dahasını da yapmışlardı, intikam alırcasına. Genç akademilinin karakol amiri olarak görev yaptığı aracıyla gözaltına alıp ellerini arkadan kelepçelemişlerdi. Ardından gözaltı ve cezaevi. Bir ay kadar kimseyle görüşemedi. Avukatı görüşmeye geldiğinde onu da gözaltına alıp, tutuklamışlardı. Gayrı savunacak avukat da yoktu. Yokluklar içinde varlık savaşı veriliyordu.
Aradan geçen üç buçuk yıla rağmen eşi ayakta durmaya çalışıyordu. Ne maaşları vardı, ne bir gelirleri. Allah’tan yaşlı annesiyle birlikte kalabiliyorlardı ki kursaklarından sıcak çorba geçebiliyordu. Bir ara;
—Keşke babam da hayatta olsaydı. Diye düşündü. Ama sonra;
—Rabbimin de bir muradı var. Belki babam hayatta olsa, zalimlerin yanında olacaktı, o vakit ayrı bir imtihandı. Demekten de kendini alamadı.
Sonra da;
—Rabbim! O güzel insan, genç akademili
m, sevgili eşim zindana atılalı çok zaman oldu. Sıkıntılarımla baş edemiyorum. Kızım ana okulunda “Baba” kelimesini yazmayı öğrendiği gün dakikalarca ağlamış. Ne olur Rabbim, dindir bu zulmü. Rabbim çok çalışmanın, dürüst olmanın, kendinden önce vatanını milletini düşünmenin mükafatı elbette bu değil. Sen doğrusunu bilirsin. Dünyadayken zalimlerin ıslahını murat buyurduysan ıslah et, değilse hakkından gel Rabbim. Ama ahirette bunların hesabının sorulacağına inanıyor ve sana güveniyorum……  Diyerek  dakikalarca dua etti.
Ayşe Öztürk