Zindana Mektuplar  –  8

Canım babacığım,
Bilmem “doğru”, bilmem “yanlış” ama izninle bu sefer mektubuma her zamankinden farklı olarak hikâyeyle başlamak istiyorum.
Hikâyeye göre;
Anadolu’nun bir köyünde, eşi yıllar önce vefat etmiş bir kadın varmış. Zaman içinde çocukları büyümüş ev-bark sahibi olmuşlar. İki kızı yakın köylere gelin olmuş. Kendisi de oğlu-elini ve torunlarıyla köyde yaşıyormuş. Sabah erkenden kalkar, ev işlerini gördükten sonra ahırdaki hayvanlarını yemler, mevsimine göre sütünü sağar sonra da yaylım için sürüye katmak üzere çobana teslim edermiş.
Eve döndüğünde torunlarının kahvaltısını hazırlar, onları okula hazırlar, gönderirmiş.
Biriken çamaşırları da köylerinin yakınından geçen ırmağın temiz ve berrak suyunda yıkar, kenardaki çalılıklarda kuruturmuş. Yine bir gün ırmak kenarında çamaşır yıkarken suyun içinde parlak mı parlak bir taş görmüş. Uzanıp almış. Kurutmak üzere serdiği çamaşırların yanına koymuş. O sırada oradan geçmekte olan bir çerçi de hayvanlarını sulamak üzere ırmak kenarına gelmiş. Gelmiş amma ne görsün kuruyan çamaşırların yanında parlak ve kocaman bir taş. Kadına;
—Ne kadar güzel bir taş. Hiç böyle renkli ve güzel bir taşım olmadı. Küçük ve hasta bir kızım var, bu tür taşları çok sever. Annesi öldü öleli çok mutsuz yavrucak. Bu taşı bana versen de ona götürsem. Çok mutlu olur. Deyip taşı kendisine verip veremeyeceğini sormuş.
Kadın da hiç tereddüt etmeden;
—İşte orada öylece duruyor. Madem kızın sever, madem hasta, madem mutlu olacak, al senin olsun. Benden de selam söyle. Allah şifa versin. Bir taş nedir ki insan kalbinin bir anlık mutluluğu yanında. Hem bohçamda taze bal var ondan da vereyim belki şifaya vesile olur. Diyerek karşılık vermiş.
Çerçinin gözleri fal taşı gibi açılmış. Hemen taşı almış oradan ayrılıp şehre gelmiş. Kuyumcuya göstermiş. Çok yüksek paralara satmış. Çok çok zengin olmuş, malına mal, mülküne mülk katmış. Ama içinden;
—Yahu o köye yine gitsem, o kadıncağızı görsem acep daha onda o taşlardan var mıdır? Alsam. Diye düşünüp durmuş.
Sonunda tekrar o köye gitmiş. Kadıncağız bu sefer ırmak kenarında kuzularını otlatıyormuş. Yanına gitmiş. Bir de ne görsün o taşın aynından kadının kuzusunun boynunda asılıymış.
Kadın adamı görür görmez, hatırlamış ve kızını sormuş, iyileşip iyileşmediğini,
kendisine verdiği taştan kızının mutlu olup olmadığını, şayet mutlu olduysa kuzusunun boynunda asılı bir tane daha olduğunu, onu da alabileceğini hatta daha önce verdiği balın faydasının olup olmadığını, şayet olduysa yine verebileceğini, başkaca bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuş.
Çerçi şaşırmış. Afallatıp kalmış. Sonra kafasına dank etmiş ve kadıncağıza;
—Ey Anadolu’nun toprakları gibi yüreği geniş olan bacım. Ben senden şimdi daha değerli bir şey istiyorum. Bana onu verebilir misin?” demiş.
Kadın, çerçiden ne istediğini sorduğunda Çerçi;
—Senden yıllar önce aldığım taş çok değerli bir taştı. Ben onunla çok zengin oldum. Acaba daha var mı diye yine buraya geldim. Gördüm ki yine var ve sen yine tereddüt etmeden verebileceksin. Ben şimdi ne taş ne bal isterim. Bunca değerli ve kıymetli şeyleri bana vermeni sağlayan yüreğindeki duyguyu, gönlündeki enginliği bana ve evladıma verebilir misin? Diyerek yuvasına davet etmiş.
Evet babacığım. Belki hikâye burada bitiyor ama esas hikâye hiç bitmeyecek biliyorum. Çünkü bu hikâyeyle anlatmak istenenin çok ötesinde şeyleri sizler bana verdiniz. Ben hakkını verebildim mi bilemem amma sizin vazifenizi hakkıyla yaptığın
ıza hem bu dünyada hem de ahirette şahitlik ederim.
Canım babacığım,
Aslında o kadın ilk taşı verdiğinde taşın kıymetini biliyordu bence. Değerinin farkındaydı. Amma zannederim şöyle düşündü;
— “Eğer bu taşı ona vermezsem, hakiki nimet veren Zat’a (C.C) karşı saygısızlık ve hürmetsizlik olur. Hem karşılıksız ben de verebileyim ki “insan gönlünün ne derece kıymetli olduğunu” verdiğim insan da anlasın. Hem ben bana bahşedilen nimeti kâinatta en değerli varlık olan insan için bağışlamazsam mülkün gerçek sahibi olan Zat (C.C) bana daha fazlasını vermez. Öyleyse hakiki mülk sahibinin en çok kıymet verdiği insan için bu taşı hediye edersem o vakit gerçek dostluğu Rabbim bana bahşeder. O’na(C.C) dost olduktan sonra gayrısı da önemli değil. O Zat (C.C) razı olduktan sonra ve sevdikten sonra kâinattaki her şey beni sever. ….”
Zannedersem işte bu sebeple ilk taşı hediye etti. Zaten adamın tekrar geldiğinde aynı taştan kuzusunun boynunda asılı olması da buna işaret ediyor.
Bu hikâyeye çok anlam yüklüyorum babacığım. Hem de çok. Çünkü bu gibi hik3ayeler bizim evde de çokça yaşanmıştı.
Hani hatırlar mısın? Daha ilkokula gidiyordum. Henüz üçüncü sınıftaydım. Bana b
asmalı uçlu kurşun kalem almıştın. O zamanlar çok kişide yoktu. Okula gittiğimde arkadaşım çok beğenmişti ama ona harcıyacak paralarının olmadığını söylemişti. Ben de gelip bunu size söylemiştim. Annem de hemen;
—Oğlum onu arkadaşına hediye et. Dedi. Sen de;
—Anneni dinle oğlum biz sana yine alırız. Bakarsın Allah daha itişiyle yerini doldurur. Demiştin.
Aslında ben o anda itiraz etmek istedim ama annem ve sen üzülürsünüz diye bir şey demedim. Ertesi gün arkadaşıma hediye ettiğimde o kadar sevinmişti ki, boynuma sarılıp;
—Bundan böyle en iyi arkadaşım sensin. Demişti.
Daha aradan bir gün geçmeden dayım Almanya’dan ziyarete gelmişti ki bana iki tane basmalı kurşun kalem, 64’lük keçeli kalem seti, 32’ lik kuru boya seti ve daha birçok hediyeler getirmişti. Ben de şaşırıp kalmıştım. Aslında o zamanlar dayımın hiç geleceğini bilmiyorduk. Sonra sizi daha iyi anlamıştım.
Bunu neden anlatıyorum babacığım, hayatımda güzellik adına neler öğrendiysem sizlerin, kıymetli öğretmenlerimin ve iyi niyetli büyüklerimin sayesinde öğrendim.
Candan ötem.
Biricik varlığım.
Ne dediğimi benden daha iyi biliyorsun.
Sen ve annem hep verdiniz, hiç istemediniz. Hep, hep, hep…
İyi ki varsınız,
iyi ki bize bu erdemi öğrettiniz. Dilerim sana kayık bir evlat olurum.
Bu mektubu da böylece sonlandırmak isterim.

Seni çok seven, çok özleyen oğlun; Ali’n……….

Ali Şahin