Canım babacığım,
Sana bu satırları yazarken dışarıda çok güzel bir yağmur yağıyordu.
Öyle güzel, öyle çisem çisem ki sayfalarca şiirler yazasım geliyor.
Öyle ılık ılık dokunuyor ki tenime çığlıklar atarak mutluluğumu ifade etmek istiyorum.
Evet, tenime dedim, çünkü çıktım dakikalarca yağmurda yürüdüm.
Yüzümü gökyüzüne çevirip o taneciklerin dokunuşlarına mekân hazırladım. Onlar benle buluştukça zihnimden sıcacık hatıralara kapılar açıldı.
Evet, sen de tahmin ettin değil mi?
Hani, bir hafta sonu ailecek geç kahvaltı yapmıştık. Kahvaltı bittiğinde neredeyse öğle olmak üzereydi. Kar gibi bembeyaz bulutların arasında güneş kendini ara sıra gösterip gülümsüyorken tatlı bir yağmur yağmaya başlamıştı. Ben de sana;
—Baba ne müthiş bir olay. Hem güneş var hem de yağmur çiseliyor. Kim bilir ne güzel olur bu yağmurda ıslanmak. Dediğimde;
— ‘Neden birlikte inip o yağmuru tenimizde hissetmiyoruz, ne dersin?’ dediğinde dünya benim olmuştu. Çabucak hazırlanıp kapıdan çıkarken anneme yakalanmıştık. Annem durumu öğrenince;
—Yahu sizin çılgınlıklarınız hiç mi bitmeyecek. Baba-oğul bir türlü çocukluktan kurtulamayacaksınız. Yine ıslanacaksınız. Akıllanmayacaksınız vesselam. Deyip çaresizce;
—Bari yağmurluklarınızı alın. Alın diyorum ama zaten siz ıslanmaya niyetlisiniz, beni dinlemeyeceksiniz mutlaka. Dilerim hasta olmazsınız. Bari çabuk dönün. Bey! Oğlanı da kendin gibi yaptın. Allah ıslah etsin.. Diyen sözleri halen kulaklarımda çınlar.

Zannederim sen de şu anda duyar gibisin. O anlar sinema şeridi gibi gözlerinin önündedir.

İşte bu yüzden ben de biraz önce o hatıranın hatırına ıslandım. İliklerime işledi o güzel yağmur. Tıpkı eskiden olduğu gibi. Ya kar yağışındaki hallerimiz.
Hani bir gece yarısı kar yağışı başladığında beni uyandırmıştın da;
—Evlat! Kar yağıyor. Hem de lapa lapa. Çoktan beş-altı santim kalınlığa ulaştı. Biz hazırlanıp inene kadar on santim olur. Evin ilerisindeki parkta ne de güzel tepecik var. Oradan kızak kayması ne müthiş olur. Bakarsın kardan adam da yaparız. Dışarıdan çocuk sesleri gelmeye başladı bile. Bakarsın kartopu oynarız. Hadi evlat, hadi. Durma zamanı değil. Annen çok yorgundu. Çoktan uyumuştur gidişimizi duymaz herhalde. Demiştin.
O geceyi nasıl unuturum. Neredeyse sabaha kadar kızak kayıp, kartopu oynamış, kardan adam yapmıştık. Elimiz, yüzümüz kıpkırmızı olmuştu. Eve döndüğümüzde annemin;
—Gelin bakalım kaçaklar, sıcak çorba yaptım. Hemen üstünüzü değişin de sıcacık içiverin, içiniz ısınsın. İnsan haber vermez mi, kardeşin küçük olmasaydı, ben de gelirdim. Dediği daha dün gibi sanki.

Herhalde bu satırları okurken sen de o parkta hissettin kendini. Tıpkı benim şu anda oralarda dolaşıyor olduğum gibi.

Canım babacığım,

Ne güzel günlerdi o günler. Bizleri mahrum ettiler senli zamanlardan ama olsun daha güzeli gelecek biliyorum. Biricik babacığım, yine yağmurlarda ıslanacağız, yine karda kızak kayıp kartopu oynayıp kardan adam yapacağız inşallah. Bundan zerre kadar şüphem yok.
Mektuba eklediğim hikâyeyi beğeneceğini biliyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim. Bu hikâyeleri ve bunun gibi hikâyeleri belki sen biliyordun. Belki de daha iyilerini biliyorsun. Ama ben yazarak seninle paylaşma zevkini tattığımdan dolayı o kadar mutlu oluyorum ki anlatamam. Bu hikâyeleri sana yazmakla ukalalık etmek istemem. Sadece ve sadece paylaşmanın hazzı beni yazmaya zorluyor. Sen kusura bakmazsın. Bu vesileyle yüz yüze dertleşip konuşacağımız günlerin ümidiyle ellerinden öpüyor, dualarını bekliyorum.
Seni çok seven, çok özleyen oğlun, Ali’n……….
” Öfkeyle kalkan zararla oturur”
Zamanın birinde bir delikanlı ile babası konuşuyorlarmış. Babası ona;
—Evladım! Öfke hiç iyi bir huy değildir. İnsan, öfkelenince duygularının esiri olur. Mantık neredeyse devre dışı kalır. Bundan dolayı doğru düşünemez, doğru davranamaz. Yaptığını kestiremez, sonucunu tahmin edemez. Sonunda da yaptığı davranışın karşılığını acı çekerek öder. Yani öfkeyle kalkan zararla oturur. Öfkeni yenmen için sana bir kutu çivi, bir çekiç bir de tahta vereceğim. Ne zaman öfkelenirsen öfkelendiğin konuda tepki gösterme, onun yerine kutudan bir çivi al ve tahtaya çak. Bunu bir hafta sürdürelim. Bakalım ne olacak?Demiş oğlunun yanından ayrılmış.
Aradan bir hafta geçmiş. Babası oğlunu çağırmış. Oğlu da kendisine verilenleri alıp gelmiş.
Babası oğlundan tahtadaki çivileri saymasını söylemiş. İlk hafta tahtada 33 çivi varmış. Daha sonraki haftalarda bu durum böyle sürüp gitmiş. Ancak oğlu her hafta çivi sayısını azaltmış. Çünkü ilerleyen haftalarda, öfkesini kontrol etmeyi öğrendikçe, tahtaya çaktığı çivilerin sayısı da azalmış. Zaman olmuş, öfkesini kontrol etmenin tahtaya çivi çakmaktan daha kolay olduğu keşfetmiş.
Öyle bir zaman gelmiş ki delikanlı, öfkesine hiç yenilmemeyi öğrenmiş. Babasına durumu anlatmış Babası ondan, öfkesine her hâkim olduğunda tahtadan bir çiviyi sökmesini istemiş. Günler sonra delikanlı babasına tüm çivileri söktüğünü bildirmiş. Babası onunla bahçeye çıkmış. Eline de oğlunun öfkeli zamanda çivi çaktığı, öfkeyi yendikçe çivisini söktüğü tahta varmış. Oğluna şöyle demiş:
—Evladım! Seni tebrik ederim. Çok büyük bir şey başardın.
Lâkin dikkatini çekmek isterim. Bak şu tahtaya, üstü delik deşik oldu. Bu tahta asla eskisi gibi olmayacak. İşte öfkelendiğinde yaptığın davranışlar ve o sırada söylediğin sözler, tıpkı delikler ve yarlar gibi izler bırakır. Davranış ve dil yarası da fiziksel yara kadar kötüdür. Dikkat et! Dostların, sevdiklerin ve etrafında bulunanlar ender mücevherlerdir. Başarında sevinen dostlarını, acını paylaşan arkadaşlarını, sana kıymet veren yakınlarını asla üzme ve onlara öfkelenme. Ne demiştik. “Öfkeyle kalkan, zararla oturur.” Demiş ve güzel bir hayat dersi vermiş.