Her sabah ayrı bir çileye uyanan, her günün akşamını zor eden Çetin ailesinin üzerine düşen görevlerden biri de geceden sonra sabahı etmekti.
—Biraz uyusan hayatım. Diye seslenen Ayşe Öğretmeni duymuyordu Ali Öğretmen.
Nasıl duysundu. Çünkü geceler karanlıktı, geceler uzundu. Geceler yalnızlıktı, geceler hüzündü. Nasıl olmasındı daha dün gibi hatırlıyorlardı öğrencilerle haşır neşir olduğu günleri.
Daha dün gibiydi, ilim-irfan öğretmek uğruna gösterdikleri çabalar.
Daha dün gibiydi, vatan-millet sevgisini aşılamak için yaptıkları faaliyetler.
Daha dün gibiydi, bayrak, sancak aşkının dillendirildiği zamanlar.
Daha dün gibiydi, milli kültür, maneviyat derdiyle koşuşturmalar.
Daha dün gibiydi ana-baba kıymetini aşılamak için sarf edilen gayretler.
Daha dün gibiydi, evlatlarını emanet eden ailelerin “eti sizin, kemiği bizim” dediği günler.
Daha dün gibiydi, il bazında, bölge sathında, alınan birincilikler,
Daha dün gibiydi ulusal ve uluslararası derece ve madalyalarla onurlanan emekler.
Daha dün gibiydi….
Daha dün gibiydi….
Oysa şimdi bin bir emekle yılların birikimiyle geldiği okul müdürlüğü kalmamıştı. Müdürlük kalmadığı gibi öğretmenliği de elinden alınmıştı Çetin ailesinin.
Eşine baktı, onun da yüzü solmuş, yorgunluktan, bitkinlikten bembeyaz kesilmişti. Dayanamadı sordu;
—Neyin var? Gerçi bu nasıl, isteksiz çıktı ağzımdan. Bir şey yedin mi canımın içi. Doğru söyle yedin mi? Ayşe Öğretmen, hayatında yalanın y’sine bile yer vermemiş bir aileden gelmekteydi. Öyle bir eğitim ve terbiye almıştı ki sanki yalan söylese öleceğini zannederdi.
—En iyisi mi deyivermek. Diye içinden geçirirken ani bir refleksle;
—Alındım şimdi, aşkolsun? Bana nasıl “doğru söyle” diyorsun? Küstüm işte. Konuşmuyorum. Deyip biraz da kırılmışlık edasıyla konuyu değiştirmek istedi.  Ama ne yapsa nafileydi. Ali ne yapar eder öğrenirdi lâkin “denemekten zarar gelmez” düşünmeden de edemedi. Ali’nin tatlı dili ve içten özrü çoktan gönlünü almıştı.
—Annem, çorbayla patates yemeği göndermişti. Diyebildi.
—Hayatım, o dündü. Dün yemekte, bu yarına da yeter diyerek yememiştin. Bugün de çocuklara ancak yetmiştir o yemek. Söyle bakalım sen bir şey yedin mi?
Ali’nin dikkati ve ses tonundaki değişiklik Ayşe Öğretmen’i iyice köşeye sıkıştırmıştı. Artık kaçarı-göçeri yoktu. Vakit kaybetmekle de kazanacağı bir şey olmadığını anlayınca.
—Şeyy.. Diyebildi. Gözleri gözyaşlarını daha fazla tutamadı, salıverdi. Hıçkırıkların arasında titreyen sesiyle;
—Rabbime binlerce hamd olsun senin gibi duyarlı bir insana eş etti beni. Bana yeme-içme ne gerek. Diyebildi ve eşine sarıldı.
Bu sarılma, “sanki sen bir şey yedin mi ki bana soruyorsun” demekti.
Bu sarılma “bugün yemiş olsam ne olacak, yarına katığımız mı var ki” demekti.
Bu sarılma “Rabbim bizi rızıksız bırakmaz, bu aç kalmışız ne gam ola ki” demekti.
Bu sarılma “nasılsa ahiret var, burda doymasak da Rabbim bizi orda doyurur, ne tasa ola ki”
Bu sarılma, “ ne olur daha fazla sorma” demekti.
Bu sarılma “beni bana bırak, ne olursun” demekti.
Bu sarılma çok anlamlıydı.
Bu sarılma çok manalıydı.
Çetin ailesini tanıyanların;
Bir gün onlara “ülkeye kastettiniz, terör örgütü üyesisiniz, irtibatınız var” denileceği aklının ucundan geçmezdi. Bir gün onlara “özel okulda öğretmenlik ve idarecilik yapmışsınız, bu yüzden vatan hainisiniz” denileceği hayallerine misafir olmazdı.
Bir gün onların “diplomanızı, hak kazandığınız bütün edinimleri iptal ediyoruz, okulunuzu kapatıyoruz, sizi işten el çektiriyoruz,” denileceği zihnini kirletemezdi.
Bir gün onlara “ne yiyip içersiniz bizi ilgilendirmez, ağaç kabuğu yiyin” diyecek kadar alçalabilecek varlıkların dünyada olabileceği düşünülemezdi.
Bunların hepsi olmuştu. Yapanların, edenlerin derdi; Çetin Ailesi gibi ailelerin yıkılması, dağılması, yok olup gitmesiydi. Yapanların, edenlerin derdi; ne kadar mukaddesat varsa çiğneyerek, insanlık dışı ne kadar uygulama varsa sahneye koyarak Çetin Ailesi gibi ailelerin hem dünya hem ukbasını heder etmekti. Amma Çetin Ailesi gibi binlerce aile, çetin ceviz çıkmıştı. Zira Ali Öğretmen, Ayşe’sine;
—Canımın içi. Madem bu denli bir haldeyiz, gel yine dua edelim. Rabbimizden zalimlerden ıslah olmalarını murat ettiği kimseler için niyazda bulunalım. Islahı mümkün olmayanları ve ıslahını murat etmediklerini de Rabbimize havale edelim. Diyerek duaya davet etmişti ki.
Saatler sonrası Sabah ezanının gönüllere huzur veren sesi duyulmuştu.
Her ikisinden de fısıltı derecesinde;
—Allahım, ıslahını murat ettiklerini ıslah et. Islahını murat etmediklerini de sana havale ediyoruz. Ya Muntakim(C.C), Ey azgınları şiddetle cezalandıran. Kulun hak ettiği ceza ne ise onun cezasını tam olarak veren Rabbim, Sen zarar verenin yaptığının karşılığıyla ödeştirirsin. Sen ödeştir Ya Rabbi, Sen ödeştir. .
Derken sabah namazı sonrası kuşluk vaktine kadar duaya kaldıkları yerden devam ettiler.