Canım babacığım,
Önceki mektuplarımda hep dile getirmeye çalışmıştım. Ne sabah kalkmanın bir tadı ne uyanmanın tuzu kalmadı. Ne kahvaltıda lezzet, ne yemeklerde afiyet kalmadı. Hani annemin ellerine sağlık taşı pişirse aş oluyor, acıya lezzet katıyor amma gel gelelim sen yoksun, ondan bu dediklerim. Yoksa anama söz söyleyecek durumda değilim. Ama ne demek istediğimi sen pekâlâ anlıyorsun.
Canım babacığım, daha önce de dedim ya babacığım sofraya kaşığını, çatalını hep koyuyor kaldırıyoruz. Bazen kardeşim huysuzluk etmiyor değil. Nasıl mı? Bildiğin gibi. Sofradaki senin kaşığını alıp “ben babamın kaşığıyla yiyeceğim. Dudaklarım ona değsin istiyorum”. Diyor. Biz de bozuluyoruz. Bazen kalbini kırdığımız da oluyor. Biliyorum hata ediyoruz. Öyle ama onun da yaptığı doğru değil ki. Değil mi babacığım, doğru değil onun yaptığı. Her zaman o alacak değil ya kaşığı bazen de bana bırakmalı değil mi? Tamam ben büyüğüm, küçüklerime anlayış göstermeliyim. Lakin benim de sana ihtiyacım var. Benim de senin kaşığınla yeme arzum var. Hatta hatta bazen annemin de o kaşığa dokunmak, onunla yemek istediğini anlamıyor değilim. Nereden mi biliyorum? Ara sıra şakayla karışık “O kaşığın sırası hiç mi bana gelmeyecek? Dediği oluyor. Hani şakaya vuruyor belki ama biz biliyoruz ki “her şakanın altında bir gerçek yatar. Geçen akşam iftarda ben biraz erken davranıp senin kaşığını alıp kardeşime dedim ki “bugün de bu kaşıkla annem yesin, sen de annemin kaşığıyla yeyiver. Yine olan bana oldu, boşta kaldım.” Deyip kaşığı annemin önüne koyuverdiğimde annem ne söyleyeceğini bilemedi. Sözcükler gırtlağında düğümlendi. Çorbasını bitirene kadar neredeyse yatsı ezanı okunacaktı. Biz de onu kendi haline bıraktık. Müdahale etmedik. kim bilir neler yaşadı , o saf temiz yürekli anacığım zihninde? ,Canım babacığım, bunları seni üzmek için yazmıyorum. Gerçi yazarken bile benim gözlerim doldu hatta biraz ara vermek zorunda kaldım ama sen de bizim yaşadıklarımızdan, düşüncelerimizden haberdar olasın diye yazıyorum. Sen her an yanımızdasın, yüreğimizdesin, gönlümüzdesin.
Candan ötem, canım babacığım,
İftar sofralarımız sensizlik dışında bildiğin gibi. Annem fakir öğrencileri yemeğe alıyor, Üst kattaki yaşlı teyzeye yemek göndermeyi ihmal etmiyor. Yalnız iftarda değil sahurda da önce onun sahurunu yaptırıyor, sonra biz birlikte sahur ediyoruz. Eskiden komşular iftar için ne pişirdiyse bir tabak ta bize gönderirdi, biz de onlara gönderirdik. Ama artık onlar kapımızı çalmıyor ama annem ısrarla pişirdiklerinden komşulara göndermeye devam ediyor. Bazen annemin gönderdiği tatlıları komşunun dışarıya konmuş çöp torbasının üzerinde sanki sergilercesine koyduğunu görüyorum ama olsun. Anneme söylemiyorum, üzülmesin diye. Annem ısrarla göndermeye devam ediyor. Ben bir ara anneme konuyu çıtlattım, anlamadı veya anlamamazlıktan geldi, bilemeyeceğim. Bana “Herkes herkesi terk etse de, sen kimseyi terk etme.  Çünkü terk edeni terk etmezsen Rabbim de seni terk etmez” dedi.
Canım babacığım, annem çok derin biri. Yalnızca bu sözü için söylemedim bunu O kadar çok şeye şahit oldum ki, şimdi şimdi anlıyorum onu neden bu kadar çok sevdiğini. Neden tek bir sözünü bile yere düşürmediğini. Sesini bile onun sesinden yüksek çıkarmıyordun babacığım. Garip ama o da senin ses tonunu geçmemeye özen gösteriyordu. Senin sözünü kestiğini hatırlamıyorum.  Şimdi nereden geldim bu konulara bilemiyorum ama kendi kendime soruyorum. “Ben anne ve babamı gerçek anlamda tanıyabildim mi? Bana onları sorsalar onlar hakkında ne anlatırdım? Hangi özelliklerinden bahsederdim? Bana “annen, baban hakkında on dakika konuş” deseler. Acaba neler anlatırdım. On dakika konuşabilir miydim?” Sahi babacığım sizi tanıyor muyum? Hakkıyla bilebiliyor muyum? Kendimi sorguluyorum. Fakat bu satırlardan sonra bu konuda çok gayret edeceğim. Sizi anlamaya ve tanımaya çalışacağım. Bazen insan en yakınındaki kimseleri tanıyamayabiliyor. Yokluğunda senli zamanlarda neler neler yaşadığımı şimdi daha da iyi anlıyorum. Konuşmalarında, tavırlarında ve davranışlarında öyle çok mesajlar vermişsin ki hatırıma geldikçe hayret ediyorum. Neredeyse boş bir halin, anlamsız bir tavrın, maksatsız bir davranışın olmamış. Şimdi kendime kızıyorum. Sizi daha iyi tanıyıp anlayamadığım için. Şu da var ki, vakit geç değil. Hiçbir şey için vakit geç değil. Neyse bu konuyu umarım seninle uzun uzun konuşuruz. Bir de bu yakınlarda Kadir Gecesi var.  Dilerim o gecenin hürmetine gönlümüzden geçenler gerçekleşir. Şimdiden heyecanlanıyorum o kutlu gece için.
Bu sefer mektubu uzattım. Şimdilik satırlarıma son verirken ellerinden öpüyor, dualarını bekliyorum. Mektubun sonunda bu kez yaşanmış bir olay ve ardından Rabbimizin ayet indirmesi olayını paylaşacağım. Bu vesileyle yan yana oturup iftar edeceğimiz, birlikte sahur yapacağımız günlerin ümidiyle tekrar tekrar ellerinden öpüyor, dualarını bekliyorum.
 Seni çok seven, çok özleyen oğlun; Ali’n……….
“Bir olay ve Ayet-i Kelimenin nüzul sebebi”
Peygamber Efendimizin(SAV) kızı Hz Fatıma(RA) ve damadı Hz Ali’nin(RA) bir iftar vaktinde yaşadıkları bir olay.
Hz. Hasan(RA) ve Hz. Hüseyin(RA) küçük yaşta hastalanırlar.
Hz. Ali(RA) ile Hz. Fatıma(RA) çocuklar iyi olunca, ikisi de oruç tutar.
Birinci gün, iftar için hazırladıkları yemeği, o esnada kapılarına gelen yetimlere vererek, iftar etmeden, ikinci günün orucuna başlarlar. Akşam iftarlığını da, yine o saatte kapıya gelip, (Allah için bir şey verin!) diyen fakir ve miskinlere verdiler. O gece de, iftar etmeden, üçüncü günün orucuna başladılar. O akşam dahi, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için iftarlıklarını bunlara verdiler. Bunun üzerine, Ayet-i Kerime indi. Ayet-i Kerimenin Meal-i Alisi şöyledir:
İnsan Suresi (7.-10. Ayetler) “7. O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.8. Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.9. (Yedirdikleri kimselere şöyle derler:) “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.”10. “Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız.”