Mezuniyet töreninin yapılacağı salonun girişinden itibaren her yer öyle güzel süslenmişti ki adeta bayram yeri gibiydi. Ne de olsa sağlık neferleri arasına yeni hemşireler katılacaktı.
Yüksel de bugün diplomasını alacak ve “hemşire” olacaktı hem de okuldan dereceyle mezun olarak. Küçükken hep “Anne hemşire olacağım.” Dese de yakınlarından bir kısmı bu sözlerine “çocuk aklı” diyerek aldırış etmezdi.  Ama anne-babası;
—Madem oğlumuz böyle istedi. Bize de yardımcı olmak düşer. Dediklerinde akrabalarından hayretlerini gizlemezken, bazıları da;
—Yahu aklınızı mı yitirdiniz? Hemşire okullarına erkekleri almıyorlar ki! Nereden çıkardınız? Küçücük çocuğun aklına uyarak siz de aynı yoldan gidiyorsunuz. Yol yakınken bu garip fikri değiştirin, hatta çocuğun aklından da çıkarın ki sonra takıntı yapmasın. Mazaallah, saplantıya döner, olamayacağı için de hayalleri yıkılır, dengesi bozulur.  Diyorlardı.
—Biz de biliyoruz erkekler hemşire olamıyorlar. Ama neylersiniz ki ana-babayız. Çocukların hayallerine sınır koyamayız ya.  Henüz ilkokula bile başlamadı, bakarsınız o vakte kadar çok şeyler değişir. Bize Allah’tan hayırlısını istemek düşer. Belki büyüyünce olamayacağını görür fikrini değiştirir. Ama şimdiden boşuna zorlayıp kalbini kırmak, hayallerini yıkmak olmaz. Gibilerden cevaplar verseler de kendi aralarında da endişeden geri kalamıyorlardı.
Kulağa ilk zamanlar garip gelse de yıllar geçmiş Yüksel’in hayalleri gerçekleşmiş, yapılan hukuki düzenlemelerle erkeklerin de hemşire olma yolu açılmıştı. O gün de mezuniyet töreni vardı. Diplomalar dağıtılmış, ödüller verilmiş, hatıra fotoğrafları çekilmiş, mezuniyet kokteyli düzenlenmişti. Yüksel ve ailesinin sevinçlerine diyecek yoktu. Yüksel’e bir müjdeli haber de tören sonrası evlerinin önünde babasından gelmişti. Kapıda duran onundu. Her ne kadar 5-6 yaşlarında da olsa mezuniyet hediyesi olarak arabası alınmıştı. Babasının boynuna sarılıp ellerinden öperken Süleyman Bey, hanımı Sevinç Hanım’ı işaret ederek;
—Asıl teşekkürü annene et. Kefen param dediği bileziklerinden teklif etti. Bana da alıp kapıya getirmek kaldı. Dediğinde Sevin. Hanım sözün altında kalmadı;
—Yapma bey! Ne vakit güzel bir şey olsa bana maledersin. Bir gün olsun yaptığını dillendirmeyecek misin?  Haklısın ben bileziklerimi teklif ettim. Peki, sen aldın mı? “Aman göz aydınlığım! Senin bileziklerine dokunabilir miyiz? Kıyıda köşede birikmişimiz var. Bugün harcamayıp ta ne zaman harcayacağız. Allah Kerim’dir. Demedin mi? Sonra da gidip alıp geldin. Dedikten sonra yaşlı gözlerle oğluna döndü;
—Canım yavrum! Sen babanı bilirsin. Bugüne kadar “Ben yaptım, ben ettim, ben aldım,
benim hediyem, benim becerim, benim kabiliyetim” diye kalbinden geçirdiğini kendi bilmediği gibi dudakları şahit olmamış, kulakları bile duymamıştır. Yavrucuğum, güle güle kullan. Bu araba babanın sana kendi hediyesidir. Allah kaza bela vermesin. Diyerek gerçeği dile getirmişti ki ailenin mutluluğuna diyecek yoktu. Yüksel bir hastanede işe başlamıştı. Zaman ne de hızlı akıyordu. Günler geçip gidiyordu. Terbiyesi ve ahlâkından dolayı çevresinde ve yakınları arasında parmakla gösterilen Yüksel’in seçeceği hayat arkadaşı herkesin merak konusuydu. O ise;
—Annem, babam daha iyisini bilir. Diyordu. İşte o vakit kıyamet kopuyordu.
—Bu devirde bu kafa! Olur mu be? Herkes kendi eşini kendi seçmeli. Ne demek annem-babam iyisini bilir. Hangi devirde yaşıyoruz? Gibilerden cümlelerin bini bir paraydı.
Yüksel, anne ve babasının tavsiyesiyle kendi gibi sağlıkçı olan Betül ile hayatını birleştirmişti. Beşinci yılın sonunda eşi Betül’le birlikte da iki güzel yavruya ana-babalık yapmaya başlamışlardı. Bu arada biriktirdikleri parayla yerli sıfır bir araba almışlar, iki oda bir salon evleri için de kredi çekmişlerdi. Hem de babasının aldığı arabayı satıp parasıyla annesine bilezikler alarak. Çünkü biliyorlardı ki babasına para olarak verseler asla almazdı. En kolay yolu bunu bulmuşlardı. Ama annesinin Betül’le “kızım bu altınları torunlarım için bankanın kiralık kasalar bölümüne koyuyorum. Hesabı da senin adına açtıracağız. Torunlar büyüyünce ellerinde sermaye olur.” Diyerek yaptıklarından habersizdi.
Her şey o kadar güzel gidiyordu ki Yüksel, özel bir üniversitede “işletme” dalında yüksek lisans sonrası “doktora” derslerine bile başlamıştı. Ama ne olduysa olmuş 15 Temmuz fırtınasında hastaneleri kapanmış, devlet el koymuştu. Çalışanların çoğunu da işten çıkarmışlardı. İlk sırada da Yüksel ve Betül vardı. Bir anda işsiz kalmışlardı. Birbirlerini teselli için söyledikleri;
— “Olsun, başka yerde çalışırız” tesellileri de fayda vermemişti. Çünkü sonbaharla birlikte gelen hüzün Yüksel ve Betül’ün evlerine de çökmüştü. İsimleri binlerce isimle birlikte Resmi Gazete’deki sayfalarda yayımlanarak memuriyetten ihraç edildikleri gibi diplomaları ve belgeleri de geçersiz sayıldığından mesleksiz de kalmışlardı. Aradan çok geçmeden polisçe evleri basılmış, ortalık darmadağın edilmişti. Sebebini öğrendiklerinde “havadan-sudan bahane” denemeyecek kadar saçma sapan gerekçeymiş. Neymiş “Devlet tarafından kurulmasına izin verilen ve yine devlet tarafından denetlenen bir sendikaya üye olmak ve devlet tarafından açılmasına ve çalışmasına izin verilmiş bir bankaya para yatırmak ve yasal sağlık sendikasına üye olmak” imiş. Allah’tan Yüksel ve eşi o gün çocuklarının ateşlenmesinden dolayı baba evlerinde kalıyormuş da polis evde bulamamışlardı.
Ama zalime zulüm çeşidi mi sorulur? Polisler hukuku hiçe sayarak;
—Bu herif yufka yürekli biriymiş. Kapı komşularını götürelim, dayanamaz gelir teslim olur. Demişler ve yan dairedeki komşusunu götürmüşlerdi. Polislerin dediği gibi olmuştu. Zavallı kadıncağızın kendi bedeli karşılığında “rehin” alındığını öğrenen Yüksel çok üzülmüş;
—Gülistan Teyze, hasta ve yaşlıdır. Kalbi dayanmaz. İlaçlarını da zamanında almazsa perişan olur kadıncağız. Kimse ona “şehit anasıdır” deyip merhamet etmez. Baksanıza yaptıklarına. Teslim olmaktan başka ne yapabilirim? Diye düşünerek emniyete gitmişti.
Gitmiş gitmesine ama yapılan muameleyi ancak sekiz ay sonraki mahkemede dile getirebilmişti. İnsanlık dışı muameleler, işkenceler. Dile getirilemeyecek haller tutanaklar geçmiş ki ne annesi ne babası dayanabilmişti. İnsanlığa sağlık hizmeti sunmaktan başka ideali ve çabası olmayan güzel insanın maruz kaldığı muameleleri dinleyen hâkim bile duymamak için başka başka şeylerle uğraşmıştı. Ama avukatın ve Yüksel’in taleplerine rağmen vicdanının(!) sesini dinleyip te hukuki işlem başlatmamış, başlatamamıştı.
Fakat Yüksel’in duruşmada söylediği sözler unutulacak gibi değildi.
— Güzel bir sözde “Adalet topaldır, ağır ağır yürür, fakat gideceği yere er-geç varır.”  Denilmiş. Dilerim bir gün o vardığı yerde bizlere bakacak yüzünüz olur. Bir de  “hesap günü” olan ve “boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan hakkının alınacağı” gün ve hesaba çekenin Kâinatın Sahibi Allah(C.C) olduğu o gün verecek hesabınız olduğunuzda ne halde olacağınızı düşünün lütfen. Sizden ne berat talep ederim, ne tahliye. Rabbimedir müracaatım. Değil mi ki bu halimden haberdar olan O Zat-ı Zülcelaldir, minnet etmem. Bildiğinizden geri durmayın.