Sabah uyanıp kahvaltısını yaptı. İçinde umutlarla, coşkularla yeni bir güne “merhaba” diyecekti. Birkaç gündür posta kutusuna bakamamıştı. Ne de olsa babası hapsedilince evin reisi sayılırdı. Evden çıkıp asansöre bindi, posta kutusunu açtı. Birkaç reklam kâğıdıyla birlikte babasının avukatından gelen bir de zarf vardı. Eve çıkmayı beklemeden zarfı açtı. Okuduğunda şaşırmadı.

—Kim bilir, neyle tehdit ettiler? Diye söylenerek eve çıktı. İçeri girdiğinde kurduğu cümleyi kendi kendine tekrar edince annesinin merakla;
—Hayırdır Osman! Kimi tehdit etmişler, ne olmuş? Dedi.

Osman da soğukkanlılıkla;
—Kimi olacak babamın avukatını. Baksana avukatlığı bıraktığına dair yazı göndermiş. Ne yapsın adamcağız? Diyerek gelen mektubu annesine verdi.

Sevinç Hanım okur okumaz;
—Geçenlerde komşu da bahsetmişti. Kendi avukatları da böyle yapmış. Sebebini sorduğumda bana “Avukatların bir kısmı davalara bakmaya korkuyor, korkmayanları da “seni de alırız, gün yüzü göremezsin” diye tehdit ediyorlarmış. Kimseyi kınamamak gerekiyor. Dediğin gibi “ne yapsın adamcağız?” neyse bunda da vardır bir hayır. Ama her şeye rağmen nasılsa yiğit oğlu yiğit insanlar elbette bulunabilir. Hem baksana bırak avukatları medya veya sivil toplum kuruluşları baskıdan dolayı sessiz durumda, sessiz kalmayanlar ise hapiste.

Osman annesinin sözlerine hak verdi.
—Ülkede birçok insanın ya babası, ya annesi  hapiste, dışarıda olanlar ise sivil ölüme terk edilmiş durumda. Ama bugünümüze hamd olsun anneciğim. Sevinç de sohbeti devam ettirmeye niyetliydi.

—Tamam da yavrucuğum! Baksana hiç kimseye mağduriyetlerimizi iletemiyoruz. Haklarımızı dahi öğrenemiyoruz. Tek temennimiz yurt dışındaki sivil toplum kuruluşlarının sesimizi duyması. Tek isteğimiz adil bir yargılanma ile masumiyetimizin ortaya çıkması ve eski hayatımıza geri dönmektir. Dediğinde hüznünü gizleyemedi. Daha önceleri bahsetmişti ama “şimdi tam zamanı” diyerek oğluyla yeniden dertleşmeye karar verdi.

—Nasılsa hafta sonu, okulun da yok. Birer bardak çay daha alalım salona geçelim de dertleşelim, istersen? Diyen teklifine Osman candan bir “elbette anneciğim” Dedi.
Sevinç Hanım, çayları doldurup yanına küçük birkaç çeşit bisküviden oluşan ikramları da alarak salona geldiğinde sohbetin koyulaşacağı belliydi. Çaydan bir yudum alan Sevinç söze başladı.

—Osman’ım! Hayat hikâyemin çoğunu bilirsin. Ama yine de bugün kısaca tekrar anlatmak geldi içimden. Ayakkabı tamircisi bir babanın ilk kızıyken ve Batman’da kız çocuklarının  okula pek de  gönderilmediği bir dönemde  babam beni her türlü zorluğa rağmen okuttu. 2000 yılında Diyarbakır Fen Lisesi’ne puanım yetiyorken burayı tercih etmeyip kutsal bir meslek olan öğretmenliği icra edebileceğim Öğretmen Lisesini seçtim. Ve 2000 li yılların gözde ve yüksek bölümlerinden biri olan Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği’ni okudum. Mesleğime Batman’ın Petrolkent mahallesinde sınıf mevcutlarının  60 kişi olduğu bir okulda başladım. Vatanım, milletim ve öğrencilerim için elimden  gelen her türlü fedakarlığı (maddi-manevi) yaptım. Sonraları Rabbim baban gibi güzel bir insanla hayatımızı birleştirdi. Babanın tayini nedeniyle Diyarbakır ve Siirt gibi illerde çalıştım. Biliyorsun babanın da annesi henüz kendisi 10 yaşlarındayken vefat etmiş. Onu deden ve halan okutmuş. Deyince delikanlı söze karıştı.

—Benim adım, dedemin adı değil mi anne? Ona benzeyim diye o adı koydunuz değil mi* Keşke hayatta olsaydı? Dedi.
—Evet oğlum, senin adın rahmetli dedenin adı. Bilemiyoruz belki hayatta olsa ve bu günleri görse kahrından bir gün dahi yaşayamayabilirdi. Çünkü yıllarca bize bu zulmü yapan insanların sözlerine inanarak çalıştı çabaladı. Köy köy dolaşıp partilerine oy istedi, üye topladı. Ama Kıbrıs çıkarmasından dolayı Ecevit’i de çok severdi. Aslında deden “vatan, millet sevdalısı” tam bir insan aşığıydı. Neyse takdir böyleymiş, onu aramızdan aldı. Rabbim tüm güzel insanlar gibi onun da mekânını cennet etsin. Dedi. Osman sabırsızlıkla söze tekrar girdi.

—Anne babamdan biraz daha bahsetsen olmaz mı? Dedi.
Sevinç Hanım da gülümseyip devam etti.
—Peki oğlum. Babanı Osman deden bin bir güçlükle okutmaya çalışmış. Batman’da il ikincisi olarak Gaziantep Fen Lisesi’ni kazanmış. O okul o zamanlar Türkiye’nin en gözde okullarından biriydi. Daha sonra da yine çok zorluklarla Tıp Fakültesi’ni bitirmiş ve Batman’ın kenar bir mahallesinde doktorluk görevine başlamış. Öyle fedakârca çalışmış ki anlatamam. Bazı günler sağlık ocağında baktığı hasta sayısı 200’ü geçmesine rağmen  buralardan tayin isteyip gitmeyi düşünmemiş, vatanına milletine en güzel şekilde hizmet etmeyi kendine bir borç bilmiş. İşte o günlerde akrabalar aracılığıyla “görücü usulü” evlendik. Şikâyet için söylemedim bunu. Yazımız böyleymiş. Baban çok çalışkan biridir. Çok kimsenin “değil çalışmayı, gelmek bile istemediği” bu illerde gece gündüz demeyip çalıştık. Sizler doğmuş olmanıza ve küçük olmanıza rağmen be öğrencilerimi çocuklarım bildim, baban da hastalarını aileden bildi. Herkesin türlü dertleriyle ilgilendik…Diyerek uzun uzun anlattı oğluna. Bu arada biten çayları erkek evlat olmasına ve henüz liseye başlamamış olan Osman tazeliyordu. Osman da ara sıra sorular soruyor, sohbet koyulaşıyordu ki kapı çalındı.
Kapıda beliren adamlar polisti ve Sevinç Hanım için yakalama kararı olduğunu söyleyerek

— Arama kararımız var, evinizi de arayacağız. Diyerek içeri girdiler.
Daha bir ay öncesinde 1 Eylül 2016’ hakkında gerekçe gösterilmeden, ne gibi iddialar olduğu bildirilmeden, savunması alınmadan, aldığı diploma ve belgeler “yok” sayılarak bir listeyle görevden ihraç kararı verilmiş, Adeta ölüme mahkûm edilmek istenmişti.
İhraç kararını öğrendiğinde çok daha şaşırmıştı. Çünkü ihraç kriterlerinden hiçbiri ihracıma sebep olabileceğini düşündüğü şeyler değildi. Hele hele bu konuların “teröre ve terör örgütüne destek olmak” şeklinde nitelendirilmesini aklı almıyordu. Ama kime, nasıl anlatsındı. Evden elleri kelepçeli götürülürken Osman’a;

—Kardeşine iyi bak! Babaanneni üzme. Diye vedalaşabildi.
On dört günlük gözaltı sonrası birkaç dakika dahi sürmeyen savcılık sorgusu ve ardından sulh ceza mahkemesi komedisi sonrası tıpkı eşi gibi o da beton duvarlar ardına, demir parmaklıklar ötesine konuldu. Neyse ki 3-4 kişilik koğuşta 10 kişi kalsalar da, ranzalarda ikili uyumaya ve dinlenmeye çalışsalar da, her gün iki kişi nöbetleşe yerde yatsa da Rablerine hamd ettiler. İlk mahkeme 7 ay sonrasıydı. Sevinç mahkemede hâkime durumunu anlatmaya çalıştı.

—Sayın mahkeme üyeleri! Devletin izniyle açılmış olan bir sendika üyeliğim ve bir bankada bulunan hesabım gerekçe gösterilerek ceza verilmek isteniyor. Bana ait görülen Bank Asya hesabını erkek kardeşimin bu bankada çalışmaya başlaması ile açtım. Kardeşimin görevde yükselme adına, performans yapması gerektiğinden adıma kredi kartı, bireysel emeklilik, hayat sigortası benzeri işlemler açmıştır. Kardeşim orada çalıştığından ve devletin açılışına ve faaliyetlerine izin verdiği bir banka olduğundan hesabımı kapatmayı düşünmedim. Sendika üyeliğime gelince tamamen okul müdürümün yaptığı mobbing’den kaynaklanmaktadır. Bu konudaki suç duyurumu ayrıca yapacağım ama durum şudur. Daha okulun ilk günü beni başka bir sendikaya üye olmam konusunda zorlamış, ‘’Bu okula geldiysen bu sendikaya üye olmak zorundasın’’ diyerek mobbing uygulamıştır. Ben de müdüre inat okulumuza sendika tanıtımına gelen ilk sendikaya –ki devletin açılmasına ve faaliyetlerine izin verdiği bir sendikadır- üye oldum. Vatanını bayrağını çok seven bir Türk vatandaşı olarak ben, bir gecede nasıl vatan haini, terörist, olarak yaftalandığımı anlayamadım bile. Yaptığım onca fedakârlığa rağmen bu onur kırıcı ithamlara maruz kalmak inanın beni ihraç olmamdan çok daha fazla yaralamıştır. O sırada hakîm gereksiz ve hukuksuz bir cümleyle sözlerini kesti.

—Ama eşiniz de cezaevindeymiş. O da o bankadan hisse senedi almış. Dediğinde hatasını fark etti ama geri de durmak istemedi. Sevinç bu sözlere hayret etti.
—Sayın hâkim! Cezaların ve suçları şahsiliği, kişiye ait olduğu kaidesinin evrensel bir prensip olduğunu bilirsiniz. Onunla ilgili durumu burada dile getirmek ne hukuka sığar ne de yargılamaya. Ama eşim hayatında hiçbir kanunsuz iş yapmamıştır. Kaldı ki devlet kurumlarınca denetlenen ve borsa da işlem gören bir şirketin hissesini almayı suç kabul etmek “ülkedeki bütün insanları istersek suçlarız” anlayışından başka bir şey olamaz. Doğru bildiği birşeyi yapmıştır. Ben de eşi olarak sonuna kadar arkasındayım. Şu da bir gerçek bunca yıllık çalışmamızla biriktirdiğimiz paramız da medyada çıkan Bank Asya haberlerinden sonra dibe vuran hisseler dolayısıyla kaybettik. Hisseyi almaktan dolayı değil şikâyetim, medyadaki asılsız haberlerden. Ama nasılsa bir gün hukuk hakkımızı iade edecektir. Hem. Dediği sırada hâkim durumun çıkılmaz hale geldiğini farkederek.

—Neyse bunlar buranın konusu değil. Diyerek sözünü kesti.
Sevinç de;
—Ben açmadım konuyu. Siz açtınız, ben de anlattım. Ancak bunlar tutanaklara geçilsin ki nasıl bir yargılamada olduğumuz bilinsin. Diyerek de ekledi. Sonra da;
—Sayın hâkimler! Çocuklarımız özel okuldaydı. Okulları kapandı. Ücretlerini peşin yatırmıştık. Ama yatırdığımız paralar bize geri ödenmedi. Şimdi mahalledeki okula gidiyorlar. Sınıf arkadaşları “babanız, anneniz hapisteymiş, hem siz falanca okuldan gelen çocuklarsınız” Diyerek çocukları sıkıştırıyorlarmış.  Ben cezaevindeyim ve tutukluyum. İki evladıma yaşlı babaannesi bakıyor. Eşim hapiste. Ne diyeyim bilemiyorum. Suçsuzluğumu avukatım yüzlerce sayfa evrak sunarak daha önce savundu. Ben anlattım. Bundan gayrısı kaderin sözüdür.  Diyerek sözlerini bitirdi. Hâkimler birbirine baktı. Yargılamayı yürüten hâkim kendisine verilen önündeki isim listesine baktı ve bir dahaki yargılamayı üç ay sonrasına erteleyerek duruşmayı bitirdi.
Sevinç ise adaletin geldiği hale döktüğü gözyaşlarıyla elleri kelepçelenerek koğuşuna doğru yol alırken salondaki kayınvalidesine bakıp;

—Osman’ım ve Züleyha’m önce Allah’a sonra sizlere emanet. Deyip gözden kayboldu.