Halinden heyecanlı olduğu belliydi.
    Söze nasıl başlayacağını kestiremediğinden Emre direkt konuya girdi.
    — Sinemaya gidelim. Bugün biletler benden. Mısır ve gazoz da alırız. Çıkışta da döner ısmarlarım. Demesi şaşkınlığa sebep oldu.
    Nicedir meteliğe kurşun atarken birden bire bunca cömertliğe anlam vermek zordu. Kemal ise garipsediği bu durum karşısında;
    —Hayırdır birader. Define mi buldun yoksa birilerinden yüklü miktarda miras filan mı kaldı? Almazsın gerçi ama piyango mu vurdu yoksa? Diye ardı ardına sıraladı sorularını.
    —Yok be birader! Nerden çıkardın defineyi, mirası, piyangoyu? Benim defineyle ne işim olur. Miras da kala kala bana mı kalacak. Piyango dersen hayatımda hiç almadım, almam da. Alana da şaşarım. Dünyada herkes bilir ki piyangoda dağıtılan “ikramiye” adı altındaki kumar parası satılan biletin yüzde onunu geçmez. Buna rağmen insanlar bu kumar illetinden, hastalığından kurtulamıyorlar. Konuyu açtı diye söylüyorum, ne kadar sinir olduğumu bilirsin. Bazen devletler de buna aracı olur. “Umut tüccarlığı” kılıfında kumar oynatırlar. Haramına helaline bakmadan. Diye bir dizi muhabbeti başlatmış oldu.
Kemal ise, gerçeğin arkadaşı tarafından bunca yalınlıkta ve durulukta ifadesine katkı sunmaya kararlıydı.
    — Kardeşim haramı helali sen-ben gibi insanlar biliyor. Baksana ülkenin Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu bile milyonlarca lira faiz geliri elde etmiş. Bu yılki bütçe görüşmelerinde ortaya çıktı. Allah bilir bizim bilmediğimiz daha neler vardır. Çivisi çıkmış kardeşim bu işlerin. Yırtık yama tutmuyor. Çünkü yırtık, yamadan büyük. Hiçbir yere yetmiyor. Neyse beni konuşturdun. Gelirim gelmesine de nereden çıktı bu sinema işi, yemek muhabbeti? Söyle bir hele, bilelim. Diyerek sorgular bir tavra girdi.
    Emre ise davetin olağanlığını dile getirme niyetindeydi.
    —Yahu bir yerden çıktığı yok. Geçen hafta işe başladım. Fakülteyi bitirdiğimden beri iş arıyordum. Bugün mali müşavirlik şirketinden ilk haftalığımı aldım. Bu yüzden seni davet ediyorum. Dedi.
Kemal şaşkın bir bakışla;
    —Haftalık mı? Ne haftalığı kardeşim? Aylık vermiyorlar mı orada? Haftalık da neymiş? Dedikten sonra eklerdi;
—Hem düğün yakın değil mi? Böyle para harcaman doğru değil canım arkadaşım. Diyerek uyarmayı görev bildi.
Emre açıklama getirdi.
    —Valla benim de garibime gitti ama şirkette ücretleri aylık değil haftalık veriyorlar. Aslında güzel bir uygulama. Sürekli elinde para oluyor. Neyse boş ver bunları da gidiyor muyuz, gitmiyor muyuz?  Düğün yakın amma ilk maaşımla birlikte bir şeyler yapalım istedim. Bakarsın evlenince bu kadar özgür olamayız. Demesiyle şehrin büyük alışveriş merkezlerinden birindeki sinemaya doğru yola çıkmışlardı. Daha girişte karşılaştıkları eski arkadaşlarından Kadir’i de davet edince üçlü olarak sinemaya girdiler. Patlamış mısır ve gazozları da almışlardı. Üç saate yakın süren film çıkışı AVM de biraz dolaştıktan sonra ısmarlanan dönerler afiyetle yenilmişti.
    Ardından da ayrılırken Kadir’in;
    —Düğünden sonra da sıra bende, ben ısmarlayacağım. Hem eşinle gelirsin. Bizim ki de çok memnun olur. Diyen daveti tebessümlere yol açmış ve sözleşmişlerdi.
    Hafta içinde Belediye nikâh salonunda kıyılan nikâhtan sonra hafta sonu da düğün bin bir huzur ve mutlulukla yapılmış yeni bir yuva kurulmuştu.
    Mali yılbaşının yakın olması ve işlerin yoğun olması dolayısıyla üç günlük izinden sonra Emre tekrar işe başladı. Canla, başla çalışması, işini düzgün ve aksatmadan yapması mesai arkadaşlarıyla birlikte patronların da dikkatini çekmişti.
    …….
    İşe başlayalı daha beşinci yılında olmasına rağmen aldığı terfiler ve maaş artışları onu parmakla gösterilen bir eleman haline getirmişti. Çok sevgili eşi Ece’nin de aynı binadaki üniversite hazırlık kursunda çalışıyor olmasından dolayı birlikte öğle yemekleri yiyebilmeleri de onu ayrıca motive ediyordu. Tek dertleri kreşe bıraktıkları minik Engin’den ayrı geçen dakikalardı. Bunu da eve gidince telafi edebiliyorlardı. Her ne kadar Emre bazı geceler geç vakte kadar çalışsa da Engin uyumadan eve geldiği de oluyordu.
    Düğün borçları da neredeyse bitmişti. Ailecek aldıkları kararla Ece’nin düğün takılarıyla birlikte bir finans kurumundan kredi çekip 2+1 bir ev aldılar. Yeni yuvaları şehre biraz mesafeliydi ama kendi evleri olduğundan gocunmuyorlardı. Yalnızca sabah daha erken kalkıyor, daha uzun yol gidiyorlardı. Olsundu, razıydılar.
    Evin kredi taksitleri yarıyı geçtiğinde ülkede her şey karmakarışık oldu. Emre ve Ece’nin hayatımda her şey normal gidiyorken, mesleklerinde başarıyla çalışıyorken Ece’nin üniversite hazırlık kursu kapatılmış. Mallarına el konmuştu. Aile;
    —En azından birimiz çalışıyoruz. Ece de özel kurs verir geçiniriz, kredi taksitlerimiz de aksamaz. Derken yaz ortasında ülkede 15 Temmuz hain darbe girişimi olmuş ve Emre’nin çalıştığı şirket yetkilileri gözaltına alınmış, şirkete kayyum adı altında kıyımcılar atanmış birkaç ay içinde de herkesi işten çıkararak şirketi kapatmışlardı. İşler sarpa sarmıştı.
    Her ikisi de milyonlarca üyesi bulunan ama gerçek rakamı sürekli gizlenen “işsizler ordusuna” katılmışlardı. Hatta onların durumu daha beterdi.  Çünkü işsizler en azından “İşkur’a” kaydolup oradan iş bulabiliyorlar veya özel sektörde iş bulabiliyorlardı.
    Emre ve Ece gibi vatan, millet sevdalısı insanlar ne İşkur’a kaydolabiliyorlar, ne özel sektörde iş bulabiliyorlardı.
    En acısı da Emre’nin en yakın akrabasının yüzlerce işçisi olan büyük bir fabrikası vardı. Emre ona müracaat ederek her türlü işte çalışabileceğini bildirmesine rağmen onun;
    —Emre biliyorsun seni severim. Baban rahmetlinin de okuyup iş adamı olmamdaki katkısını  unutamam. Annenin çok ekmeğini yedik, suyunu içtik. Baban benim kirvemdi. Hatırlarsan sen üniversiteyi bitirdiğinde babandan yanımda çalışman için ricacı olmuştum. Ama o vakit baban “oğlum senle çalışır ve bir hata eder seni üzerse ben buna dayanamam. Başka yerde çalışırsa daha iyi olur” demişti. Hele hele yıllar içindeki bilgini ve becerini artırman karşısında bizim fabrika müdür bile bana “Emre’yi muhasebe birimimizin başına transfer etseniz diye çok ısrar etti. Ben de teklif ettim. Sen babanın bu konuda vasiyeti olduğunu söyleyip kabul etmemiştin. Senin gibi birine fabrikamızda ekmek gibi, su gibi ihtiyacımız var. Amma senin daha önce çalıştığın yer mimli bir yer. Eşinin çalıştığı hazırlık kursunu da hükümet kapattı. Bize Sanayi Odasından ve Organize Sanayi Bölgesi Yönetiminden talimat var. Sizin gibileri işe alamayız. Alırsak başımız belaya girer. Kusura bakmayın sizi alıp riske giremem. Hatta pek sık görüşmesek iyi olur. Demesi karşısında;
Sağlık olsun. Müsaadenizle. Deyip ayrılmaktan başka çare kalmamıştı.
    Emre eve geldiğinde eşinin halini hatırını sorduğu. Ece de;
    —Birçok yere öz geçmişimi bırakıyorum ama dönen yok maalesef. Güzel ülkemin güzel öğrencilerine ders anlatabileceğim günleri düşünerek sabrediyorum. Ben bir öğretmenim. Bu hukuksuzlukların son bulması için benim ve benim gibi binlerce insanın dileği de budur zannedersem. Rabbim halimizi görüyor ya yeter. Diyerek karşılık verdi.