Alın terinden değerli emek var mıdır bilemem ama eni-sonu helal lokmadan lezzetli nimet yoktur herhalde.
    Şimdilerde modern adıyla “Porter” olarak başlayalı daha üç kadar olmuştu ki havalimanındaki işine. Ama aynı günün akşamına doğru idari büroya çağrılmış ve işine son verildiğini öğrenmişti ki başından kaynar sular döküldü. Halbuki “Ne de olsa yeni sigortalı ve daimi bir işim de var” diyerek evliliği öne almıştı. Hem de düğün borçlarını da takside bağlamış az-çok işler yolunda gitmekteyken olacak şey değildi.
    Çaresiz haldeydi. Ama durmasının da anlamı yoktu.  Akşam eve dönmeden tanıdıklarından bir kısmına mesajlar attı, bir kısmıyla da telefonla görüştü. Acil işe ihtiyacı vardı.
    Eve henüz girmişti ki asker arkadaşı Nasuh telefondaydı. Ona;
    —Yunus haydi gözün aydın! Diye başlayan cümleler, “Ama yarın sabah başlaman gerek. Hem iş sevap işleyeceksin. Hem dünyana faydası olacak hem ahiretine. Vallahi iki kanatlı bir iş bu, arasan zor bulurdun böyle güzel bir yeri” diyerek devam etmişti.
Ayla’sına kötü haberle gelirken kapıdan girmeden işler yoluna girmişti. Yine haber verecekti ama bu kez işyeri değiştirdiğini bildirebilecekti. Ayla da durumu fark etmişti. Selamlaşmanın ardından eşinin elindeki paketlere yardım ederken söze girdi.
    —Hoş geldin. Sende bugün bir hal var. Kapıdan girerken suratından düşen bin parçaydı. Ama telefonla konuştuktan sonra sanki cennetle müjdelenmiş gibi oldun. Meraklandım doğrusu. Söylesen de canım askıda kalmasa. Dedi.
    Nasuh’un bahsettiği iş yeri sosyal sorumluluk projeleri yürüten, devlet ve hükümet yetkililerince “kamuya yararlı dernek” statüsü verilen, vergiden muaf tutulan hatta hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “madalya” ile ödüllendirilen, uluslararası sahada birçok ülkede temsilcilikleri bulunan, yardıma muhtaçlara yardım eli olan çok önde bir dernekti. İsminden de anlaşılacağı gibi yardıma muhtaçların “Kimse Yok Mu” dediği anda yanı başlarında olmaya çalışan dernekti.
Yunus bu kuruluşun çok büyük bir deposunda yine “Porter” olarak çalışacaktı. Eski adıyla iş kolu itibariyle hizmet sektöründe “hamal” olarak başladı. Güzü kuvveti yerindeydi. Eskiden hamallar taşınabilir yükleri, omuzda veya sırtta bir arkalık üzerinde bir küfede, sırık ve iple, semerle, veya bir çekçekte, bir el arabasında bir ücret karşılığında taşıyan ve sadece bu iş ile geçinen kişiler iken zaman modernleştiğinden bu işyerinde işler daha çok makinalarla yürütülüyordu. Taşıma arabaları vs. gibi makineler işleri kolaylaştırıyordu.
    Yunus, kısa zamanda forklift kullanmayı öğrenip sertifikasını da alınca maaşında az da olsa kıpırdanma oldu. Gittikçe niteliklerini artırmıştı.
    Ancak ne olduysa olmuş daha bir yılı yeni dolmuştu ki dernek kapatılmış, mallarına el konulmuştu. Yöneticileri de “terör örgütüne üye olmak ve yardım etmekten” yakalanmaya, yargılanmaya başlayınca Yunus’un hayreti bir kat daha arttı. Kendi kendine;
    —Yahu bir yıldır buradayım. Devlet, millet aleyhine bir faaliyete ve niyete rastlamadım. Bunda yanlışlık var. Demişti. Aynı zamanda  “tazminatımı bari alayım” diye başvurularının sonuçsuz kalmasına da mana veremiyordu.
    Yine akşam eve işsiz dönerken, mahallede bir dükkândaki “Devren satılık” ilanını görmüştü.
    —Bu bir işaret olsa gerek” diye düşündü. Eve geldi.
    Sessizce akşam yemeği için masaya geçtiklerinde Gamze mis gibi şehriye çorbası ve üzerine tavuk didilmiş tereyağlı bulgur pilavı ve cacığı sofraya getirmişti.
Yunus’un iç çekişinden sıkıntılı olduğu belliydi. Konuyu eşine açtı. Derdini paylaştı.  Yine de umutsuzluğa kapılmamaları gerektiğini söyledi ve tam dükkân konusunu açacaktı ki eşi Gamze sofradan kalktı. Yatak odasına gidip birkaç dakika içinde geri döndü. Elinde bir mendil arasında bilezikler, kolyeler ve künye ile on beş kadar küçük altınla geldi. Eşine;
    —Üzülme sakın. Allah bir kapıyı kapar, diğerini açar. Yine iş ararsın, bulursan çalışırsın. Bulamazsan da sağlık olsun. Bugün elektrik faturasını yatırmak için dışarı çıktım. Her zaman alışveriş yaptığım çeyiz işleri alıp-satan dükkânda “devren satılık” ilanını gördüm. Soruşturdum, çok da fazla istemiyorlar. Al bunları, ^biraz da kredi çekersek zannedersem istenen parayı karşılamış oluruz. O dükkânı devralalım, el ele verir, çalışırız. Ben de sana destek olurum.
    —Sen de çalışırsan Nagihan ne olacak? Deyince Gamze tereddüt etmeden;
    —Annem kızımıza bakar, endişelenme.  Diyerek cevapladı. Yunus
    Yunus bir anda duraksadı.
    —Bendeki de akıl mı ki! Sanki dükkânı aldık ta senin çalışman kaldı. Şu hale bak,  Nagihan’a bakacak kimseyi düşünecek hale geldik gibi konuşuyorum. Sen de bir anda “çalışırız” deyince aklım başımdan gitti. Diyerek tebessüm ettiler.
    Çoktandır ertelenen tebessümler o akşam Yunus ve Gizem’in yuvasında kışta, bahar neşesi gibi gelmişti.  Evet kıştı, baharlar bekleniyordu.
    Gizem’in altınları ve Yunus’un birikimleriyle dükkân devralınmış, işe başlamışlardı. Biraz vitrin düzenlemesi, biraz da iç dizayn sonrası dükkân çevrede kendini gösterir oldu. İlk zamanlar öyle güzel işliyordu ki kısa zamanda kâra geçmişlerdi. Ama her güzelliğin çekemeyeni olur. Alt sokaktaki benzer bir iş yeri sahibinin iftiraları “Alın Teri Çeyiz’in” işlerini neredeyse bıçak gibi kesmişti. Çok geçmedi polisler Yunus’u “Kimse Yok Mu Derneği’nde çalışmışsınız” diyerek gözaltına almışlardı.
Ülke o hale gelmişti ki kimi kendini bilmezlerin “hamal” diyerek hor gördüğü emeğiyle-alın teriyle helal lokma için onurla yapılan mesleği yapmak bile “suç” sayılmıştı.
    Yunus her ne kadar;
    —Yahu kardeşim! Ben orada sadece binlerce çalışandan bir çalışandım. Hamaldım yahu hamal. Keşke yönetici olabilseydim öyle güzel bir yerde. Ama değildim kardeşim. Keşke oraya katsı sunan biri olsaydım ama değildim kardeşim değildim. Keşke orada söz sahibi olabilen biri olsaydım ama değildim kardeşim değildim. Dediyse de kimseye dinletemedi.
Alıp götürdüklerinde alt sokaktaki “müfteri” de sevinçle seyrediyordu.
    Nagihan’ın hastalığı, anneannenin acilen köye dönmesi dolayısıyla gün geçtikçe dükkânın idaresi de zorlaştı. Yunus’un gözaltı ve ardından tutuklanması ise işleri iyice çıkmaza sokmuştu. “Müfteri” de her gün yeni yeni dedikodularla rakip iş yerini yok etmeye kararlıydı.
    Sekiz ay kadar sonra kredi taksitleri ödenemez olunca banka “icra” kararı aldırmıştı. Bu sefer de ellerindeki dükkân “yok pahasına” elden çıkmıştı.
    “Müfteri” yalnız değildi, devlet içine sızmış insafsızlar aracılığıyla bu kez de Gizem’e iftira atılmıştı. Gizem “akıllı” diye tabir edilen telefonu yokken, tuşlu telefon kullandığı halde “Bylock” kullandığı gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. Nagihan komşuya emanet edilmişti.
    Gizem her yerde;
   —Ne dediğinizi anlamıyorum bile. Benim akıllı telefonum bile yok. Ne Bylocku? Dese de kimseye dinletememiş, cezaevine gönderilmişti.
    Ne Yunus, ne Gizem, ne ülke, ne de dünya neler çevrildiğini anlayamamıştı.
    Herkes mutsuz, herkes huzursuzdu.
    Yalnız kendilerini Müslümanlığın temsilcileri sayan bir kısım kimselerin ve yandaşlarının bu durumdan memnun olduğu kesindi. Hele hele uyumuş, uyutulmuş, uyumak ve uyutulmak işlerine gelen yığınların mutlu olduğu kesindi.
    Özgürlüğün rafa kaldırıldığı ve üzerinin betonla örtüldüğü bir ülke olmak Yunus ve Gizem gibileri kahrediyordu. Onlar hukuksuzluğa ve adaletsizliğe dur denilmesini bekliyorlardı. Gece ve gündüz dua dua yalvarıyorlar “alın terine suçlamaların” kaldırılmasını istiyorlardı.
     Onlar baharlar bekliyorlardı.