Aslında ikisi de neden birbirlerine kırgın olduklarına anlam veremeseler de komşusu Sümeyye’ye kırılmıştı. Her ne kadar o selam verse de komşusu bir türlü selamını dahi almıyordu. Aradan çok vakit geçmesine izin vermeden;
     —İrmik helvası yapayım, kapısına gideyim, nasılsa geri çevirmez. Hem Abdullah abi de sever. Bugün Pazar, evdedir de. Diye düşünerek hazırlıklara koyulduğunda oturma odasında kitap okuyan eşinin;
    —Mutfaktan mis gibi kokular geliyor. Yoksa tahmin ettiğim şeyle mi uğraşıyorsun? Sorusuyla beraber yanına geldiğini fark etti.
     Kadir eşine tebessüm ederek, biraz da hayret ifade eden cümlelerle;
    —Kolay gelsin, hayatım. İş çıkışı tulumba tatlısı almıştım. Buna rağmen irmik helvası yapıyorsun. Çok olmayacak mı? Yoksa başka bir planın mı var benim bilmediğim? Dorusu karşısında;
    —Sağ olasın ama dur hele. Aklımı karıştırma. Yoksa irmiği yakacağım. Hah, pembeleşti. Şu sütü verir misin? Diyerek yardım istedi.
    Uğraşıyla geçen beş-on dakikanın ardından Sümeyye eşine durumu açıkladı.
    —Üst komşu iki gündür selamımı dahi almıyor. Sebebini de söylemedi. Bilmeden kırdım galiba. Tatlı yapayım da ziyaretine gideyim diye düşündüm. Hem Abdullah abi de sever. Bakarsın o vesileyle ne olduğunu öğrenir, barışırız. Garip ama Abdullah abi irmik helvasını sıcak sıcak yemeyi seviyor. Tabağı uzatsana. Soğumadan çıkalım. Dedi.
Sümeyye ve Kadir ellerinde irmik helvası tabağıyla üst kat komşularının kapılarını çaldı. Kapı gecikmeli ve
    —Siz miydiniz? Ocakta yemeğim vardı siz buyurun. Diye soğuk bir edayla açılınca birbirlerine baktılar.
Senem Hanım, kapıyı açtıktan sonra beklemeden mutfağa geçmişti. Ellerinde tabakla kapıda birkaç saniye beklediler. Kadir bozuntuya vermedi.
—Bunda da vardır bir güzellik. Deyip eşini önden buyur etti.
Salona geçmek üzereydiler ki Abdullah Bey, koridorda onları karşıladı.
     Sümeyye;
     —Abdullah abi! Sıcak sıcak seversiniz diye irmik helvası yapmıştım. Buyurun. Diyerek tabağı ona uzattı.
    —Zahmet etmişsiniz. Ellerinize sağlık. Diyen sevecen ve babacan tavır olmasa durulacak gibi değildi.
     Sümeyye tekrar söze girdi;
     —Ben Senem ablaya yardım edeyim. Diyerek mutfağa yönelirken Kadir de Abdullah Bey’le birlikte salona geçti.
     —Cihan ne olacak? Yazık değil mi yavrucağa? Ya ona da bir şey olursa? Diyen cümlelerle yaz sıcağına rağmen mutfakta esen soğuk rüzgârlar Sümeyye’yi iliklerine kadar üşütmüştü.
    Beş-on dakikalık mutfak sohbetinden sonra durum anlaşılmıştı.
    Senem’in oğlu Cihan oldukça zeki bir çocuktu ve özel okula gidiyordu. İki yıl önce girdiği bursluluk sınavında yüksek oranda indirim kazanmıştı. Hem de Kadir’in müdür olduğu okuldan. Az da olsa Kadir’in yardımıyla oldukça uygun bir miktar ödeyebiliyorlardı. Hatta Kadir kendi evladı gibi gördüğü Cihan’a öğrenim bursu da bulmuştu. İlk yıl sonunda da Tubitak Projelerinde yer alması ve Bilim Olimpiyatlarına katılmasından dolayı Cihan’ın aileye yükü yok gibiydi.
Senem’in soruları ve iğneleyici tavrı da bu yüzdendi.
    Oysa Ne Sümeyye ne de Kadir’in bunda bir hatası, suçu, günahı olamazdı.
    Sümeyye daha fazla kırgınlık olmasın diye tek kelime etmedi. Nihayet kahvelerle birlikte salona geçtiler.
    Selamlaşmalar(!) ve kahvelerden alınan yudumlardan sonra Abdullah Bey olgun bir tavırla üzerine aldığı görevi yerine getiren bir bilinçle söze girdi.
    —Senemciğim, hayatım! Siz kahveleri pişirirken ben Kadir’le biraz sohbet ettim. Hem irmik helvasının hem de ziyaretin sebebini anladım. Hayatım! Olanlardan dolayı onlara suç bulamayız. Yıllardır komşuluk yapıyoruz. Bir güne bir gün en ufak bir yanlışlarını görmedik. Vatan, millet, bayrak, birlik, beraberlik, konularındaki hassasiyetlerini bilmiyor değiliz. Hele hele insana ve insanlığa hizmet konusundaki gayretlerini yedi cihan biliyor. Benim sosyalist olmam bir şeyi değiştirmez. Siyasi düşüncemle onlarınki örtüşmüyor. Ama uğrunda gecelerini gündüzlere kattıkları şeyi takdir etmemek de vicdansızlık olur. Dolayısıyla ülkedeki hain darbe girişiminden dolayı komşularımıza küsmek, darılmak bize yakışmaz.
    —Tamam da şimdi ne olacak? Cihan ne yapar, ne eder? Deyince de;
    —Üzülme hayatım!. Her şey olacağına varır. Hem iki yıl öncesine kadar biz değil miydik “oğlumuza ancak bu okulda sahip çıkılır, yoksa yazık olur çocuğa. Keşke yazdırabilsek te o okula gitse. Gerisini onlar halleder” diyen sonra da sen değil miydin “Kadir Bey’e rica etsen de biraz daha indirim yapsalar” diyen? Ardından da okula kaydedilince “eti de kemiği de sizin. “ Dememiş miydik? Ne oldu da şimdi kimin ne maksatla yaptığı belli olmayan bir ihanet sonucu okulu ve okul yöneticilerini suçlar olduk? Aman ha, Senem! Yanlışa yanlışla gidilmez. Bekleyelim, görelim. Diye karşılık verdi.
    Senem Hanım’ın endişeleri bitmemişti.
    —Ama okullar kapatılacakmış, devlete geçecekmiş, Okula gidenleri ve gönderen aileleri sorgulayacaklarmış. O zaman ne olacak? Keşke başka okula yazdırsaydık. Nereden düştük bu hale? Deyince Abdullah’ın sigortaları atmıştı ama kabalık yapmak istemediğinden nezaketle sözlerini sürdürdü.
    —Yahu hanım! Şu söylediklerine bak. Ben farklı biri olduğum halde hiç böyle düşünmedim. Kaldı ki siz dininde, diyanetinde insanlarsınız. Bu sözler size yakışıyor mu? Kaderin hiç mi payı yok? Zalimin yaptığından veya yapacağından korkup ürkmek de ne oluyor? Sen demiyor muydun, “Allah’ın izni olmadan kuru yaprak bile dalından düşmez” diye. Peki nasıl oluyor da bunca şeyler Allah’ın izni olmadan olsun. Bırak bu yersiz kuruntuları. Deyince Kadir ve Sümeyye’nin yüreğine sur serpildi.
    Abdullah Bey, sözlerine sitemle devam etti.
    —Yahu aşk olsun, beni konuşturdunuz, şu güzelim irmiği sıcak sıcak yedirmediniz. Fazla soğumadan getirseniz de beni vaaz vermek zorunda bırakmasanız.
    Ortam yumuşamış, gülüşmeler eşliğinde gelen irmik “tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” deyiminin yaşandığı dakikaları birlikte getirmişti.
    Son noktayı Senem Hanım özür cümleleriyle koydu. Sonra da;
—Abdullah da olmasa, gözümüzün önünü görecek halimiz yok. Ama insanlık hali önümüzü görecek hal mi bıraktılar ki!. Dedi.
    Aradan geçen iki ayda neler olmuştu neler.
Eylül sonlarında Sümeyye ve Kadir her ikisi de gözaltına alınırken evlerinin anahtarını Senem Hanım’a bırakırken Senem’in sözleri tarihe geçer nitelikteydi.
    —Biliyor musunuz, Abdullah Bey yapılanları gördükten sonra namaza başladı. Sizi karşımıza çıkaran Rabbime hamd olsun. Şayet bu yüzden bir zarar göreceksek başımız gözümüz üstüne. Endişelenmeyin, eviniz de çocuklarınız da önce Allah’a sonra bize emanet. Bugünler de geçecek. Her şeyin apaçık meydana çıkacağı ahiret gününde bir şahidiniz de biziz. Siz yanlış yapmadınız. Allah kurtarsın. Sizi seviyoruz.