20.3 C
Istanbul, TR
Çarşamba, Ekim 23, 2019
Ana Sayfa Yazarlar Yazar: Mağduriyetler

Mağduriyetler

4864 İÇERİKLER 1 YORUMLAR

Kamboçya’da kaçırılan Osman Karaca’nın Türkiye’ye getirildiği açıklandı

Kamboçya’daki Türk Büyükelçiliği’nin verdiği sahte bilgi ve belgelerle gözaltına alınan
Osman Karaca’nın hukuksuz bir şekilde Türkiye’ye kaçırıldığı ortaya çıktı.

Meksika vatandaşı olan Osman Karaca için Meksika Hükümeti ve yakınlarının çabası sonuçsuz kaldı.
Kamboçya’daki Türk Büyükelçiliği, Meksika vatandaşı olan Karaca’nın Meksika vatandaşı olmadığı ve geçerli bir seyahat belgesi olmadığına ilişkin Kamboçya Hükümeti’ne bilgi vermişti. Osman Karaca bunun üzerine 14 Ekim’de başkent Pnom Penh’te terörle mücadele polisleri tarafından gözaltına alınmıştı.
Türk Büyükelçiliği’nin yalanını Vietnam’da bulunan ve Kamboçya makamları nezdinde akredite Meksika’nın Vietnam Büyükelçiliği ortaya çıkarmıştı.

Karaca’nın gözaltından salıverilmesi ve iadesinin önüne geçmek için Vietnam’daki Meksika Büyükelçiliği 15 Ekim’de bir yazı yazarak Karaca’nın Meksika vatandaşı olduğunu belirtti ve pasaportunun bir kopyasını da yazıya eklemişti.

http://m2.samanyoluhaber.com/kambocyada-kacirilan-osman-karacanin-turkiyeye-getirildigi-aciklandi-haberi-1336353.html

Cumartesi Anneleri 760. kez bir araya geldi: Ölümü değil yaşamı savunacağız!

760. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri, 1995’te gözaltında kaybedilen Hüseyin Aydemir ile Fehmi Tosun’un akıbetini sordu. Cumartesi Anneleri, ölümü değil yaşamı savunacaklarını dile getirdi.
61 haftadır Galatasaray Lisesi önünde açıklama yapamayan Cumartesi Anneleri, 760. toplantılarını Çukurluçeşme Sokak’ta yaptı. Ellerinde karanfiller ve kaybedilen yakınlarının fotoğraflarını taşıyan Cumartesi Anneleri’ne CHP milletvekilleri Ali Şeker, Sezgin Tanrıkulu, HDP milletvekilleri Oya Ersoy, Ahmet Şık, Züleyha Gülüm, Musa Piroğlu, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu da destek verdi.

ŞİDDETİN DEĞİL, BARIŞIN YANINDA OLACAĞIZ

Haftanın basın açıklamasını okuyan İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, yasaklara, baskılara rağmen demokrasi, barış ve adalet talebinde ısrar edeceklerini söyledi. Ölümü değil, yaşamı savunacaklarını belirten Yoleri, “Şiddetin değil, barışın ve hukukun yanında olacağız. Susmadık, susmayacağız” dedi.

HİÇBİR ÇOCUK BABASIZ BÜYÜMESİN

1995 yılında gözaltında kaybedilen Fehim Tosun’un eşi Hanım Tosun da kimsenin kaybolmasını istemediklerini belirterek, “Hiçbir çocuğun babasız büyümesine ben göz yummuyorum. Vicdanım sızlıyor. Beş tane çocuğu babasız büyüttüm. Bu ülkede kimse acı çekmesin, çocuklar babasız kalmasın. Kimin çocuğu olduğu beni ilgilendirmiyor. İnsanım insanca yaşamak istiyorum” dedi.

“ÖLENE DEK ARAMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

Eylemde son olarak gözaltında kaybedilen Hüseyin Aydemir’in Diyarbakır’da yaşayan oğlu Aziz Aydemir’in mektubu okundu: Aydemir mektubunda, “Babam Hüseyin Aydemir ve yakın arkadaşı Fehmi Tosun’un faillerinin sorgulanıp hiç görmediğimiz adaletin yerini bulmasından yanayız. Babalarımızı kardeşlerimizi, çocuklarımızı kaybettik. Emin olun bizler de sevdiklerimizin bulunması için kaybedilmeye hazırız. Ölene dek onları aramaya devam edeceğiz” dedi.

http://aktifhaber.com/m/gundem/cumartesi-anneleri-760-kez-bir-araya-geldi-olumu-degil-yasami-savunacagiz-h138969.html

Ali Şahin – Zindana Mektuplar- 6

Selamların en güzeliyle selamladığım, Canım babacığım,
Kâinatın Yaratıcısı olan Celal ve Cemal sahibi Yüce Rabbime hamd olsun ki beni yine mektup yazmak üzere kalemle, kâğıtla buluşturdu.
Canım babacığım, “selamların en güzeliyle selamladığım” diye yazdım. Evet seni “selâmün aleyküm” diye selamlıyorum, selamların en güzeliyle. Çünkü zihnimde yer ettiği kadarıyla, kulağımda kaldığıyla sen bize selamın önemini anlatırdın. Ta küçüklükten beri bize selamı alıştırmıştın. İşte bu yüzden ben de sana “selâmün aleyküm” demek istedim. Belki bazılarının garibine gider mektupta “selâmün aleyküm” yazmak ama biliyorum sen hiç garipsemezsin. Hatırlıyorum bir cumartesi günü akşama kadar dışarıda arkadaşlarımla oyun oynamış, hava kararırken de eve girmiştim. Sen de evdeydin. Hızlıca içeri girip lavaboya zor yetişmiştim. Üstüm başım perişan ve toz-toprak içindeydi. Ardından da hemen banyoya girip bir güzel temizlenmiştim. Sonra annemin hazırladığı nefis yemekleri yemek üzere sofraya oturmuştuk. Çorbanın ardından yemeye başladığım karnıyarığa kadar gözüm hiçbir şeyi görmemişti. Bir yandan da naneli cacığa kaşık sallıyordum. İşte o zaman başlamıştı senin tatlı sohbetin. Hatırlıyorum babacığım, sofralarımızdaki muhabbetleri. Hatırlıyorum candan ötem, ailecek yemekle karnımızı doyururken, elmastan kıymetli sözlerinle zihinlerimizi nasıl da aydınlattığını. O cumartesi gününü de hatırlıyorum, nasıl da tatlı kelimelerle başlamıştın söze. Hani demiştin ya;
—Ali’m ne dersin bugün aklıma bir şey takıldı. Sen de bana yardımcı olsan da birlikte bu sorunun üstesinden gelsek. Ne dersin?
Benim de aklım yemekte olduğundan kısa cevapla geçiştirmiş, bir yandan da tıkıştırmaya devam etmiştim. Sonra sen yine nezaketle örülü, bilgeliğinle bana sormuştun.
—Ali, “selam” hakkında bildiklerini bizimle paylaşır mısın?
Ben de “elbette” diyerek başlamıştım aklıma gelenleri sırlamaya.
—Babacığım, selam, açık-gizli her türlü kötülükten uzak olmayı ve huzur dilemeyi ifade eder. Selam veren kimse karşısındakilere Allah’tan esenlik dilemiş olur. Peygamber Efendimiz(SAV) “Aranızda selamı yayınız” buyurmuştur. Selam vermenin bile sırası vardır. Küçükler büyüklere, yürüyen oturana, az topluluklar çok topluluğa önce selam verir. Selam çok sevaptır. Hatta bir keresinde Peygamber Efendimiz(SAV) yanında yetiştirip büyüttüğü Hz. Enes’e (RA) “Ailenin yanına girdiğin zaman selam ver. Bu, senin ve ailen için bereket olur” buyurmuştur. Böylelikle biz de eve bile girerken selam verilmesinin ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Demiştim. Demiştim demesine de işte o zaman aklım başıma gelmişti.
Babam bana soruyor, “ben de herkese bildiklerimi anlatayım,”  diyerek nasıl da ukalaca konuşuvermiştim. Nasıl da anlatıvermiştim bildiklerimi. Oysa bu söylediklerim onların öğrettikleriydi. Babamın-annemin katkılarıyla zaman içinde öğrendiklerimdi. Zihnime yerleşen güzellikler onların eseriydi. Demiştim demesine de aklım başıma bir kez daha gelmişti. Aslında bana; “Evladım, kaç kere anlattık selamın faziletini, güzelliğini. Hiç dikkat etmiyorsun. Bak bu akşam da eve selamsız dalıverdin. Dikkat etsene biraz. Söylediklerimiz bir kulağından giriyor diğerinden çıkıyor hiç kıymet vermiyorsun….” Gibilerden onlarca kelime söyleyebilirdin. Söylemedin. Ama her zamanki nezaketinle, eğitme-öğretmedeki en önemli unsurlardan olan “kişiyi suçlamadan ortaya konuşmak, farklı anlatım yolları bulmak” kuralını en güzel şekilde uyguladın.
İşte o zaman kafam dank etti. Eve selam vermeden girdiğimi, işte o zaman hatırladım.
Anladığım bir şey var baba. Sana yetişmek için çok ekmek yemem lazım. Yok yok ekmek yemek yetmez, fırınlarca dolu ekmek yemem lazım.
Canım babacığım, iyi ki varsın.
Saygısızlık olmazsa bir şey daha söyleyeceğim.
Eğer benim de terbiyesinde etkili olacağım kimseler bana lütfedilirse ben de senin gibi yapacağım. Başkasının yanında, aile arasında, topluluk içinde asla bir kimseyi rencide edecek şekilde uyarmayacak, ikaz etmeyecek, bir konuyu hatırlatmayacağım. Kişi ismi vermeden, o kişiyi işaret edici cümleler kurmadan, ortaya konuşacağım.
Canım babacığım, geçen mektubumda köy odalarından bahsetmiştim. Hatta “Hatırlar mısın bize eski günlerden bahsederdin. Köyde yaşadığın ve özlemiyle burnunun direklerinin sızladığı buram buram memleket kokan günlerden bahsederdin. Ben de ara sıra sana hak verir özlemine ortak olmaya çalışırdım. Sen soğuk ve uzun kış günlerinde akşam olunca köy odasında buluşmalardan bahsederdin. O köy odalarındaki saygıdan, sevgiden, muhabbetten bahsederdin” demiştim.
Aslında hatıra paylaşmıştım. Hem de senin köy odalarını ne kadar çok sevdiğini ve özlediğini bildiğimden hatırlatayım istedim. İstedim ki mazlum olarak bulunduğun çile mekânında, çektiğin sıkıntılar bir an olsun dağılabilsin. İstedim ki mağdur olarak bulunduğun esaret diyarında, katlandığın dertlerden bir an olsun uzaklaşasın.
Canım babacığım, sana “köy odası” ile ilgili satırları yazarken mektubu okuyuşun gözümün önüne geldi. Belki de o satırları okurken mektuba ara verip gözlerini tutsaklıklardan uzaklara çevirdin. Belki de demir parmaklıklarla kaplı puslu pencereden gökyüzüne doğru daldırdığın bakışlarınla köyümüzün mis kokan topraklarına hayallerinle ulaşıverdin.
Belki de tozlu-topraklı yıllarında koşuşturuverdin çocukluğunda olduğu gibi.
Belki de köyün uçsuz-bucaksız tarlalarında dolaştın, ekin ektin, ekin biçtin. Bağında-bostanında çapa yaptın, ağaç diplerini belledin, karpuz-kavun topladın.
Belki de dereye eğilip kana kana soğuk suyundan içtin. Birikinti olan yerinde yosun kokulu suda yundun-yıkandın belki de.
Belki de harman yerini dolaştın. Sap çektin, düven sürdün. Yabayla tığ savurdun. Saman çektin belki kağnıyla evin samanlığına. Belki de yaylalarında, ovalarında koyun-kuzu güttün. Belki de küfül küfül köy havasının ayazında üşüdün, sıcağında terledin, serinin de ferahladın. Belki de köy odasında gezindin.  Misafir ağırladın, ikramlar yaptın. Düğün-dernek kuruldu belki de. Köyün sevincinde coşup, kederinde ağladın belki de.
Bilemiyorum babacığım. Belki de köyden, köyümüzden, gelenek-görenek, örf ve adetlerimizden bahsetmekle seni üzmüşümdür. Hatıraları canlandırarak seni kederlendirmişimdir. Ama sen de biliyorsun ki niyetim o değil. Hep derdin ya “Niyet hayr, akıbet hayr” diye. İşte öyle. Kalın ve soğuk duvarlı mapushane kederinden seni az da olsa uzaklaştırmaktı niyetim.
Canım babacığım, biliyorum uzattım. Kısaca yazmaya da içim elvermiyor. Seni yormayacağımı bilsem her seferinde bir top kâğıt bitirmek isterim. Ama sen yine öyle say istersen. Ne yazarsam yazayım, ne kadar yazarsam yazayım ne hasretin bitiyor, ne özlemin tükeniyor. Mektubun sonuna eklediğim hikâyeyi umarım beğenirsin. Gerçi sen biliyorsundur ama benimki de “paylaşma” arzusundan biliyorsun.
Biliyoruz bugünler bitecek,
Edenler etiğinden utanacak
Haklı hakkını bulacak
Seven sevdiğine kavuşacak
Amma ne de olsa can bu.
Seni çok seven, çok özleyen oğlun; Ali’n……….
Karar Vermede Bilgelik
Çin düşünürü Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış.
Bir köyde bir yaşlı bir adam varmış… Çok fakir… Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki kral bile onu kıskanırmış. Kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.
“Bu at, bir at değil benim için… Bir dost. İnsan dostunu satar mı?”
Bir sabah kalkmışlar ki at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış. Köylü “Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün onuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demiş.
“Karar vermek için acele etmeyin. Sadece at kayıp deyin. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez. ”Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan on beş gün geçmeden at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki on iki vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var demişler.
“Karar vermek için yine acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
Köylüler bu defa ihtiyarla açık açık dalga geçmemişler ama içlerinden sahiden akılsız diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara; “Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.”
Yaşlı adam “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı, gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.” demiş. Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceği ya da esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler.
“Yine haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” Yaşlı adam “Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olacağını sadece Allah biliyor.” Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlarmış, etrafına anlattığında:
“Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir, insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken yenisi açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

 

Zeynep Demir – YENİLMEZ

Hayat, tekrarların egemenliğinde
Yitik zamanların mengenesinde
Doğrunun yanlış diye nitelemesinde
Sabır, Kaf Dağı’nın gerisinde
&
Yiğit küheylanından ayrı düşmüş
Küheylan koşumunu düşürmüş
Tomurcuk dalında pörsümüş
Oysa filiz toprakta büyürmüş
&
Altın atsalar çamura değer yitirmez
Tohum toprağa düşmeden yeşermez
Ümit sevdadır yiğidin bağrında
Devrilse de dövülse de yenilmez

 

Yasin ASLIYANIK – Başak Beklemek

Zulmün koynundan Allah’a kaçmak
Gönülden eli duaya açmak
Gecesi teheccüd, ruha üfler
Duvardan silin, günahtan küfler
&
Ashabı kehf kucaklar mağara
Peygamber yolu, yüksel duaya
Mısır bağrında başak beklemek
Huzurdan iman, inanç eklemek
&
Saklambaç oynamak taş ardında
Sobelenen sussa, Rab katında
Özgür mü tutsak mı belli değil?
Firavundan kaç, Allah’a eğil
&
Herkes içinde ev, herkes bilmez
Bilen mahzun, zalime eğilmez
İçte masum saklamak, huzuru
Taş yapıda ayrıdır gururu
&
Vecealna pencerede perde
Hayır belki şer düştüğü yerde
Zaman taşarsa sırlı bir asa
Sonunda değecek kızıl suya
İşte o andır, özlenen günler
26 OCAK 2019

 

Telafisi İmkansız İzler Bırakan Cezaevi İşkenceleri

Son yıllarda özellikle de “15 Temmuz Darbe Girişimi” sonrası Hizmet Hareketine mensup insanlara yönelik soykırım sürecinde öne çıkan mekanların başında cezaevleri gelmekte.
İşkencelerin âdeta meşrulaştırıldığı cezaevlerinde yaşanan zulümler, her ne kadar şimdilik karşılıksız kalsa da; zaman aşımı olmayan “işkence suçları” nedeniyle, bugün bu suçları işleyenlerin bir gün mutlaka adaletin terazisinde tartılacaklarından hiç şüphe yoktur.
Gaziantep L Tipi Cezaevi’nde bulunan Aytaç Abalı’nın ağır derecede MS hastası olduğu,  cezaevi yönetiminin yapılan tüm başvurulara duyarsız kalarak Abalı’nın hastaneye götürülmediği ve ilaçlarının verilmediği öğrenildi.
Gaziantep L Tipi Cezaevi yönetimini ve ilgili tüm yetkilileri MS hastası Aytaç Abalı’nın tedavisinin yapılması ve kullanması gereken ilaçlarının verilmesi konusunda duyarlı olmaya, görevlerini yapmaya davet ediyoruz.
Aksi takdirde bu apaçık bir suçtur, işkence suçudur. İşkence suçunda da zaman aşımı yoktur.

 

‘Yargı paketi, yüz binlerce kişinin mağduriyetine temas etmeden geçti’

HDP Milletvekili Gergerlioğlu: “Teklif yargının ana problemlerine, KHK’lıların büyük sorunlarına, yüz binlerce kişinin mağduriyetine temas etmeyen maddelerle geçti. Ülkede ifade özgürlüğü halen yok. “

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaşan yargı paketine ilişkin konuşan HDP’li Gergerlioğlu, “Paketin adı yargı reformu ama sadece yargısal birtakım düzenlemeler içerdiğini söyleyebiliriz” dedi.

‘ÜLKEDE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HALEN YOK’

Paketin Meclis’ten yüz binlerce kişinin mağduriyetine temas etmeden geçtiğini ifade eden HDP’li Milletvekili, şunları söyledi: “Teklif, Türkiye’de yargının ana problemlerine, KHK’lıların büyük sorunlarına, yüz binlerce kişinin mağduriyetine temas etmeyen maddelerle geçti. Ülkede ifade özgürlüğü halen yok. Paketin adı yargı reformu ama sadece yargısal birtakım düzenlemeler içerdiğini söyleyebiliriz.”

‘HUKUKİ DEĞİL SİYASİ NEDENLERLE TUTUKLULUK…’

Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfına yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan vakfın kurucu başkanı Alparslan Kuytul’un “hukuki değil siyasi nedenlerle yargılandığını” söyleyen HDP’li Gergerlioğlu, Kuytul’un tutukluluğuyla ilgili durumu eleştirenlerin de yargılandığını ekledi.

‘HAMİLE KADINLARIN TUTUKLULUĞU YASALARA AYKIRI’

Cezaevlerinde yaşanan sorunlara da değinen HDP’li vekil, “Hamile kadınların tutuklulukları devam ediyor. Hamilelerin tutukluluğu yasalara aykırıdır. Siz bu insanları cezaevinde tutuyorsunuz” şeklinde konuştu

TRUMP’IN ERDOĞAN’A YOLLADIĞI MEKTUP: “ÜZÜCÜ”

Bir gazetecinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın, Suriye harekatı öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığı “Sert adam olma, aptal olma” şeklindeki ifadelerin yer aldığı mektuba ilişkin görüşleri sorulan Kocaeli Milletvekili Gergerlioğlu, söz konusu mektubun üzücü olduğunu dile getirdi.

‘NUSAYBİN’DE AĞLAYAN ANNELERİ, PERİŞAN AİLELERİ GÖRDÜK’

Gergerlioğlu ayrıca HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli ve bir grup milletvekili ile dün Mardin’in Nusaybin ilçesine gittiklerini ve incelemelerde bulunduklarını belirterek, “Nusaybin’de ağlayan anneleri, babaları, evlatları, genç kadınları, perişan aileleri gördük” diye konuştu.

Ali Şahin * Zindana Mektuplar- 5

Canım babacığım,

Rabbime hamd olsun yine mektup yazmak üzere kalemle, kâğıtla buluşabildim. Bilmem her mektup yazana öyle geliyor mu ama sana yazmaya başladığımda sanki karşımdasın gibi geliyor. Adeta seninle konuşuyor, seninle dertleşiyor gibi oluyorum. Ne vakit elime alsam kalemi seninle muhabbetin tam ortasına düşüyorum. Ne vakit kâğıda harfler sıralasam koyu bir paylaşımın içerisine giriveriyorum. Çocukken saatlerce seni dinler, uzun uzun konuşurduk. Başka zaman kaplumbağa hızıyla ilerleyen vakit senle olunca ışık hızında geçerdi sanki. Yetmezdi hiçbir zaman seni dinlemek, seninle konuşmak. Sana söyleyemesem de en çok huzuru da seninle bulurdum. Hep içimden “ben de babam gibi olacağım” derdim ama sana söyleyemezdim.

Hatırlar mısın bize eski günlerden bahsederdin. Köyde yaşadığın ve özlemiyle burnunun direklerinin sızladığı buram buram memleket kokan günlerden bahsederdin. Ben de ara sıra sana hak verir özlemine ortak olmaya çalışırdım. Sen soğuk ve uzun kış günlerinde akşam olunca köy odasında buluşmalardan bahsederdin. O köy odalarındaki saygıdan, sevgiden, muhabbetten bahsederdin. Şimdiki gibi aklımda anlattıkların.
—“Evladım ne günlerdi o günler bir bilsen! Köy odalarımız tarihimizin, kültürümüzün ayrılmaz, vazgeçilmez bir parçasıdır. Köy odalar genelde kerpiçten, kesme taşlardan veya bazı yerlerde de tuğladan yapılırdı. Mimari olarak evlerimiz gibiydi ancak genişçe ve büyükçe bir odası olurdu ki işte adını da buradan alırdı. O büyük odanın üst tarafında üstü halı ve kilim kaplı divan olurdu. Otururken yaslanmak için içi hasır ve buğday saplarıyla doldurulmuş, dışı halı-kilim kaplı sırt yastıkları kullanılırdı. Yerler genelde ahşap kaplıydı ve halı-kilim serili halde olurdu. Odalarda yorgan-yastık, çarşaf, kapkacak, zamanına göre soba, yakacak kısacası bir insanın ihtiyaç duyabileceği günlük ne varsa orada hazır olurdu.” demiştin. Ben sordukça sen anlatmaya devam etmiştin.
—“Köy odası geleneği Osmanlı’ya, Selçuklu’ya hatta hatta çok daha eskilere kadar gider. Bu odalarda köye gelen misafirler ağırlanırdı. Köylüler olarak bizler de onlara ikramlarda bulunur, rahat etmeleri, kendilerini yalnız hissetmemeleri için elimizden geleni yapardık. Eğer gelen misafirler arasında hasta, yardıma muhtaç kimse varsa onun için de ne yapılması gerekiyorsa yapılırdı. Köy odaları birliğin, beraberliğin, misafirperverliğin, dostluğun, arkadaşlığın, paylaşım ve yardımlaşmanın en güzel örneklerinin sergilendiği yerlerdir. Misafirler bu odaları kendi eviymiş gibi kullanırlar hiçbir ücret ödemezlerdi. Köy odaları, köyde bulunanların ve gelenlerin muhabbet, dayanışma ve fikir alışverişlerine aracılık eder herkesin birbirinden haberdar olmasını sağlardı.”
Sonra sana yine sorular sormuştum. O odalarda neler yapıldığını, neler yaptığınızı. Sen de bıkmadan usanmadan anlatmıştın.
—“Köy odalarında bir araya gelinir, muhabbetler kurulur, sohbet edilir, eğitici-öğretici eğlenceli oyunlar oynanırdı. Odanın bir kenarında az da olsa kitaplık olur, o kitaplardan tarihi hikâyeler ve menkıbeler paylaşılırdı. Odalarda, cenk kitapları, şiirler okunur, dinlenirdi. Köyde yaşayanların geçmişine dair önemli olaylar anlatılır, yeni nesillere soy, sop, aile tanıtılırdı. Nesiller birbirinden haberdar olurdu. Ayrıca milli kültürümüzün ayrılmaz parçalarından olan bilmeceler, tekerlemeler öğretilirdi. Bilenler saz, bendir, def, ney eşliğinde önce hikâyesini uzun uzun anlattıkları türküler söylerdi, söylenirdi. Gençler de kültürünü öğrenmiş olurdu. Bambaşkaydı bu odalar. Geçmişte bu odaların işlevi çoktu, farklıydı. Köylü bu odalarda oturur, bu odalarda sohbet eder, bu odalarda misafir ağırlar, bu odalarda kız istenir, bu odalarda düğün edilir, bu odalarda dışarıda kalmışlar ağırlanırdı. Bu odalar misafir olmadığı zamanlarda da her sülalenin toplandığı yerdi.” demiştin.
Sen anlatmaktan usanmaz, ben sormaktan yılmazdım. Her zaman olduğu gibi benim sorularım da ardı ardına geldiğinde yine bir öğretmen gibi cevaplamıştın.
—“Bu odaların giderleri o akrabalarca karşılanır, her ev bir gün sırası ile yemek yapa, odada bulunan misafir-akraba, eş-dost orada ağırlanır, atları ahırda yemlenir, bakılırdı. O odalarda en yaşlı kişiler odanın en önemli yeri olan köşeye, üst baş tabir edilen yere otururdu. Köyün imamı, öğretmeni de diğer köşelere otururlardı. Muhtarın yeri de elbet belliydi. Her kişi o odada istediği yere oturamaz, yaşına ve misafirliğine göre bir oturma düzeniyle otururdu. Bu odaların eşyası ve hizmet vereni ayrıydı. Her aileden herkes vazifesini bilirdi. Sen sen ol evlat! Kültürüne, geleneklerine, örf ve adetlerine sahip çık. Neslini ve kültürünü bilmeyen gelecek binalarını dayanaklı kuramazlar. “ demiştin.
Canım babacığım gördün ya. Mektuba nasıl başladık, nasıl devam ettik. Evet özellikle “başladık”, “ettik” diyorum. Çünkü satırların her harfinde sen yanımdasın. Kelimelerin cümleye dönüşünde sen varsın. Cümlelerin paragraf oluşunda yanı başımdasın.
Nereden nereye geldik.
Evet, hayatta da öyle.  Nereden nereye geldik? Ama olsun.
Nasılsa sayılı günler, gelir geçer.
Seni çok seviyor ve çok özlüyoruz babacığım.
Daha önceki mektubumda her mektup arkasına bir hikâye ekleyeceğimi yazmıştım.
Bildiğin şeyler belki ama paylaşmak istediğimden. Bu seferki hikâyenin adı da   “HİÇBİRŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR”
Sevgi ve saygılarımla ellerinden doya doya öperim.
Dualarını bekliyoruz.
Seni çok seven, çok özleyen oğlun; Ali’n……….
” Hiçbir şey göründüğü gibi değildir”
Bir zamanlar yaşlı ve bilge bir adamın yaşadığı bir köy varmış. Köylüler ne zaman bir konuda çıkmaza girseler, kaygıya kapılsalar, bu adamın yanına koşarlar ve onun açıklamalarıyla huzur bulurlarmış.
Bir gün köyün çiftçilerinden biri büyük bir telaş içinde bilge adama gelmiş. Bilge adam, bana yardım et. Korkunç bir şey oldu. Öküzüm öldü, tarlamı sürecek başka hayvanım yok. Söyle bana, bundan daha kötü bir şey olabilir mi? Bilge adam cevap vermiş: OLABİLİR de OLMAYABİLİR de. Adam bir koşu köye dönmüş ve komşularına bilgenin aklını kaçırdığını söylemiş. Tabii ki, başına gelenden daha kötü bir şey olamazmış. Bilge adam bunu nasıl göremiyor diye düşünmüş. Ne ki, ertesi gün çiftçi çiftliğinin yakınlarında başıboş gezen genç ve güçlü bir at görmüş. Adamın artık bel bağlayacağı öküzü olmadığı için, aklına bu atı yakalayıp ölen hayvanın yerine kullanmak gelmiş ve atı yakalamış.
Ne sevinmiş; o güne kadar tarla sürmek hiç bu kadar kolay ve keyifli olmamış. Yanıldığını söyleyip, özür dilemek için bilge adama gitmiş. Haklıymışsın, bilge adam. Öküzümü yitirmek olabilecek en kötü şey değilmiş. Tersine Tanrı’nın bir nimetiymiş. Eğer başıma bu gelmeseydi yeni atımı yakalamazdım. Sen de kabul edersin ki, bu da olabilecek en güzel şey.
Bilge adam bir kez daha OLABİLİR de, OLMAYABİLİR de demiş. Eyvah diye düşünmüş çiftçi bu adam gerçekten keçileri kaçırmış. Oysa, çiftçi yine olacaklardan habersizmiş. Birkaç gün sonra oğlu ata binerken düşmüş. Bacağı kırıldığı için artık tarlada babasına yardım edemeyecek duruma gelmiş. Açlıktan öleceğiz diye hayıflanmış çiftçi ve bir kez daha bilge adama koşmuş. Bu kez ona, atı bulmanın olabilecek en güzel şey olmadığını nasıl bildin, diye sormuş. Bir kez daha haklı çıktın. Oğlum sakatlandı ve tarlada bana yardım edemez hale geldi.
Bu kez artık bundan daha kötü bir şey olamayacağına eminim. Herhalde sen de kabul edersin. Ne var ki bilge adam yine sakin bir ifadeyle çiftçinin yüzüne bakmış ve onun üzüntüsünü paylaşan bir sesle OLABİLİR de OLMAYABİLİR de, demiş. Bilge adamın bu denli cahil oluşuna öfkelenen çiftçi, hışımla tekrar köyüne dönmüş. Ertesi gün köye askerler gelmiş ve yeni patlayan savaş için ne kadar eli ayağı tutan erkek varsa götürmüşler.
Köyde bıraktıkları tek genç adam çiftçinin oğluymuş. Böylece orduya alınanlar büyük ihtimalle ölecekken, oğlanın hayatı kurtulmuş.
Bu masaldan alınacak önemli bir ders vardır.
Gelecekte ne olacağını bilemeyiz. Sadece, tahminde bulunur ve bunun gerçekleşeceğine inanırız. Genimizde var, çoğu zaman ufacık bir şeyi büyütme eğilimindeyizdir. Ve çoğu zaman da yanılırız. Sakin kalıp, çeşitli olasılıklara açık olabilirsek, eninde sonunda her şey yoluna girer.
Unutmayalım; OLABİLİR de, OLMAYABİLİR de…

Yasin ASLIYANIK – Nereye Uçmalı

Gök kurşuni senin rengin
Çökmüş bağrına dağların
Bakışlarım puslu  gergin
Kıpırdaşan körpe yarın
&
Yolda yarına yürüyor
Masum, kara esintide
Dirhem sabır yudumluyor
Mahsun her an iniltide
&
Kanat çırpar içimde kuş
Mahpus bağlı ayakları
Yüreğe yuvarlanan yokuş
Sürüklemiş kayaları
&
Bu şehrahta kalmak zor
Yürümek hiç aldırmadan
Yaksada bir lahzada kor
Aşkı taşırsın kırmadan
&
Kırık  çizgi hissin sesi
Kalbimin tam ortasında
Derdimin yüklü gemisi
Yol belirsiz rotasında
&
Dokun pupa yelkenime
Öteden derince rüzgar
Götür beni eksenime
Ruhu gezen deli rüzgar
&
Gözlerde çağlayan ırmak
Çağlayıp taşlara vurur
Her yalnızlığa sarılmak
Beni uzağa savurur
&
Kırgın yorgun bitkin dizler
Taşır bükülen kaddimi
Solgun, yaşlı, gamgin gözler
Aynada kendini izler
&
Hadi gel özgür kelebek
Yeni baştan başlamalı
Kanadınla getir ahenk
Söyle  nereye uçmalı?
https://mobile.twitter.com/YasinAsliyanik

 

Zeynep Demir – Yol Aç

Duyuruyor sesini uzaklardan
Tarrakalarla baharlar geliyor
Kutlu mazinin kutlu sayfasından
Uğultularla rüzgârlar esiyor
&

Kardelenler aşka selam çakmışken
Tınılar vurur ilâhi nağmeden
Bülbül taze goncada şakırken
Sözler coşuyor ahenkli besteden
&

Davran durma hele koca yürekli
Solgun yüzüne aydınlık gelecek
Yolda kal, yol açıp yol al sürekli
Karakış elbet bahara erecek

BİZİ TAKİP EDİN

0BeğenenlerBeğen
98TakipçilerTakip Et
0AbonelerAbone

RECENT POSTS