7.4 C
Istanbul, TR
Pazar, Ocak 19, 2020
Ana Sayfa Yazarlar Yazar: Mağduriyetler

Mağduriyetler

4991 İÇERİKLER 1 YORUMLAR

Görev Aşkı

“Görev Aşkı”
Ortalık bir anda toz duman olmuştu.
Koca şehirde sanki yer yerinden oynuyordu. Her yaştan insan sokaktan siren sesleriyle geçmekte olan tepe lambası yanık polis aracını taşlamaya başlamışlardı. O sırada taksiyle hemen yakınlardaki karakola gitmekte olan sivil giyimli delikanlı taksiciye heyecanla sormuş;
—Aman Allahım! Kaptan bu mahallenin hali ne böyle? Polis arabasını taşlıyorlar yahu, olacak iş mi? Bu nasıl haldir kardeşim?
Taksici hiç de oralı değildir.
Taksicinin vurdumduymaz hali delikanlıyı iyiden iyiye çileden çıkarır. Yahu burası İzmir. Türkiye’nin üçüncü büyük kenti. Hem de güpegündüz. Hem de herkesin gözü önünde, bu ne demek Allah aşkına. Hem nasıl oluyor da bu kadar soğukkanlı oluyorsunuz? Burda kanun-nizam yok mu? Buna dur diyecek kimse yok mu?
Taksici, delikanlının heyecanlı halini yatıştırmak niyetiyle;
—Kardeşim! Burası büyük bir kent olabilir. Ülkenin de üçüncü şehri ama büyüklük her şeye yetemiyor. Biz bugünlere şükrediyoruz. Şimdilerde en azından polis arabası buralara gelebiliyor. Devriye de gezebiliyor. Eskiden polis yüzü görmek ne mümkündü. Ama bundan böyle daha ümitliyiz. Karakola yeni bir başkomiser verilmiş.
Gerçi genç akademililerdenmiş amma duyduğumuza göre işinin ehliymiş. Hani derler ya “tam kanun adamıymış”. Bakalım o neler yapabilecek. Hatta bugün de göreve başlayacakmış. Allah kolaylık versin ama işi zor.
Delikanlı, taksiciye ineceği yere gelene dek bir şey söylememiş. Nihayet karakolun önüne geldiklerinde parayı uzatıp;
—Üstü kalsın kaptan. O bahsettiğin başkomiser benim. Duan için de teşekkür ederim. Hayırlı işler. Demiş.
Taksici şaşırmış. Aracında kalakalmış.
Genç akademili başkomiser göreve başlamış. Başlar başlamaz işinin de denli zor olduğunu bizzat yaşayıp görmüş.
Bölgesindeki mahalle muhtarları ve ileri gelenlerle toplantılar düzenlemiş. Okul yönetici ve öğretmenlini ziyaret etmiş, onlarla fikir alışverişinde bulunmuş. Sonra de kendi yöneticilerine güzel bir raporla durumu özetleyip, yapılması gerekenlerle ilgili fikirlerini sunup destek almış. İki ay geçmeden, polis otosu taşlayan mahalle, “polis dostu” olmuş.
İl Emniyet Müdürlüğünden aldığı destekle de bölgesindeki lisenin boya-badana işleri yapılmış, eski masa ve sıraları yenilenmiş, bütün sınıflar akıllı tahtayla yenilenmiş, okulda maddi durumları yeterli olmayan öğrencilere giyecekler, ayakka
bılar alınmış. Okulda futbol, basketbol, voleybol, masa tenisi, satranç gibi spor takımları kurulup donatılmış. Kısa sürede okul bahçesine halı saha açılmış. Yapılanlar mahallelilerin dikkatinden kaçmıyormuş. Kendi aralarında;
—Evlatlarımıza bu kadar önem veren devlete el kalkmaz. Der olmuşlar.
Genç akademilinin göreve başlamasından beş ay kadar sonraki Ramazan Bayramı’nda karakoldaki bayramlaşmaya yüzlerce mahalleli katılmış. Karakol, panayır yerine dönmüş.
Genç akademili uyguladığı projelerle ve yaptığı çalışmalarla defalarca takdirname almış, birçok kez maaş taltifi almıştı.
Ancak her ne olduysa olmuş birkaç ay sonra ülkede 17-25 Aralık’ta yaşanan olaylar emniyet teşkilatında deprem etkisi yapmış. Bahar aylarında genç akademili açığa alınmış. Silahı ve kimliği elinden alınmış. Evde günlerin geçmesi oldukça zormuş.
Ama yapılanlar bunula da kalmamış ülkemizin güzel illerinden birine Siirt’ e tayini çıkmış.
Hem de hemen İzmir’den ilişiği kesilmiş.
Hamile eşinin endişeyle gelip;
—İtiraz etmeyecek misin? Sen ilk şark görevinden döneli iki yıl bile olmadı. Bu tayin neyin nesi? Hem sen şehit kardeşisin. İstemezsen, dile getirirsen bu göreve gönderemezler. Haksız
lık bu. Bir şey yapmayacak mısın? Deyişi karşısında;
—Onlar bu durumu bilmiyorlar mı sanıyorsun? Ne zorlu tedavilerle hamile kaldığını, seyahat edemeyecek durumda olduğunu personel şube ve müdürlerimiz bilmiyorlar mı sanıyorsun. Hem başımızda müdür mü koydular ki? Genel müdürlük benim şehit kardeşi olduğumu, şarktan döneli daha iki yıl olduğunu bilmiyor mu sanıyorsun? Doğu ve Güneydoğumuzun o güzelim illerinde sokaklar kapatılırken, barikatlar kurulurken, ortalık ateşe verilirken beni silahsız ve kimliksiz oralara göndermelerinin ne anlama geldiğini bilmiyor musun?
Eşinin yaşlı gözlerle;
—Ama nasıl olur?  Madem tayin ettiler silahını, kimliğini versinler. Neymiş efendim tayin olduğun yerden alacakmışsın. Olacak şey mi bu? Nerde görülmüş silahlı görev verilen birini hem şarka tayin edeceksin hem de silahını vermeyeceksin. Bu insanlarda devlet terbiyesi, geleneği yok mu? Hadi o yok, Allah korkusu da mı yok? Bu nasıl zulüm? Peki ne yapacaksın, itiraz edecek misin? Tayinini durdurmak için dilekçe verecek misin? Ardı ardına soruları karşısında sadece;
—Sence bir tanem, sence?
Gözyaşlarını elindeki mendille silen genç anne adayı bir an duraksayıp yutkunduktan sonra;
—Haklısın. Ben de so
ruyorum. Benimki de bir ümitti. Ama biliyorum ki sen onlara tek satırla müracaat etmezsin, tek kelimeyle derdini dillendirmezsin. “Hakkımda verilen karar madem gökler ötesinden” der, gidersin, biliyorum. “Biraz da bizi düşünsen, beni ve doğacak bebeğimizi” Diyeceğim ama biliyorum ki sözlerim boşta kalacak. Pekâlâ, nasıl istersen öyle olsun. Sen neredeysen biz oradayız. Yeter ki beni ve bebeğimizin başını öne eğdirme, dik dur. Her zaman yanındayım sevgilim. Deyip eşine sarılmıştı. Dakikalarca sürdü hüzünlü sarmaşma.
—Haklısın meleğim. Ancak hakkımızı da aramazsak “kulluk görevini yapmamış oluruz. Onlara dilekçe yazmadan direkt dava açacağım. Hakkımızda hayırlısı” Diyerek eşinin gönlüne su serpti.
Siirt’te göreve başladıktan sonra idari yargı kararıyla şark görevi iptal edilen genç akademili bu kez İzmir’e değil başka bir ile atanmıştı. Üstelik terfi sınavının yazılısında 95 almasına rağmen sözlü sınavda(!) soru dahi sormadan “demek sensin” dedikten sonra 20 puancık lütfederek(!) terfi de ettirmemişlerdi.
Zulümleri, başka başka zulümler takip etmişti.
Ama müjdeli haber de vardı hayatın içinde. Bu sıkıntılar arasında eşinin doğumu, karanlıklar içinde doğan
güneş gibi olmuştu aileye.
Ülkede yaşanan 15 Temmuz hain girişiminden sonra bir kez daha “kanun tanımazlar” tarafından karar verilmiş, adı listelere eklenerek meslekten ihraç edilmişti. Hemen ardından da kendi meslektaşlarınca kapısı kırılarak evinde aramalar yapılmıştı. Evdekilerin psikolojilerinin ne halde olduğunu düşünmek insanı çileden çıkarmaktaydı.
Dahasını da yapmışlardı, intikam alırcasına. Genç akademilinin karakol amiri olarak görev yaptığı aracıyla gözaltına alıp ellerini arkadan kelepçelemişlerdi. Ardından gözaltı ve cezaevi. Bir ay kadar kimseyle görüşemedi. Avukatı görüşmeye geldiğinde onu da gözaltına alıp, tutuklamışlardı. Gayrı savunacak avukat da yoktu. Yokluklar içinde varlık savaşı veriliyordu.
Aradan geçen üç buçuk yıla rağmen eşi ayakta durmaya çalışıyordu. Ne maaşları vardı, ne bir gelirleri. Allah’tan yaşlı annesiyle birlikte kalabiliyorlardı ki kursaklarından sıcak çorba geçebiliyordu. Bir ara;
—Keşke babam da hayatta olsaydı. Diye düşündü. Ama sonra;
—Rabbimin de bir muradı var. Belki babam hayatta olsa, zalimlerin yanında olacaktı, o vakit ayrı bir imtihandı. Demekten de kendini alamadı.
Sonra da;
—Rabbim! O güzel insan, genç akademili
m, sevgili eşim zindana atılalı çok zaman oldu. Sıkıntılarımla baş edemiyorum. Kızım ana okulunda “Baba” kelimesini yazmayı öğrendiği gün dakikalarca ağlamış. Ne olur Rabbim, dindir bu zulmü. Rabbim çok çalışmanın, dürüst olmanın, kendinden önce vatanını milletini düşünmenin mükafatı elbette bu değil. Sen doğrusunu bilirsin. Dünyadayken zalimlerin ıslahını murat buyurduysan ıslah et, değilse hakkından gel Rabbim. Ama ahirette bunların hesabının sorulacağına inanıyor ve sana güveniyorum……  Diyerek  dakikalarca dua etti.
Ayşe Öztürk

Yazıya Dökemediğim Nice Sorunlar Var

Yazıya Dökemediğim Nice Sorunlar Var

18 Ağustos 2016 günüydü, saat on, on bir arası. Eşim ve iki kızımızla kahvaltı yapıyorduk. Baktık ki kapıda altı yedi kişi arama emri ile geldik deyip evimizi aramaya başladılar. Kızlarımızın dolaplarına varıncaya kadar. Arama sırasında on yaşındaki kızım ağlamaya başladı sonra ablası da ve dayanamayıp bende onlara eşlik etmeye başladım. Kapıda ve binanın dışında uzun namlulu silahlarla bekliyorlardı bu arada. Biz ağlarken polisler eşimi tutuklayıp götürdüler.
Polisler arama sırasında hiçbir şey bulamadılar sadece evdeki telefonların hepsini toplayıp götürdüler. Aramalarda polisler yuvamızda zararlı madde, silah veya suç aleti olabilecek bir şey hatta sigara bile bulamadılar. Bunlara rağmen bizler öyle çaresizce ağlarken gözümüz yaşlı şekilde babamızı yuvamızdan alıp gittiler ve biz gözü yaşlı yavrularımla beraber boynu bükük kalakaldık.
Şimdi ne yapacaktık, ne yapmamız gerekirdi? Sudan çıkmış balık gibi çaresiz kalakaldık. Çocuklarımın hali bizim halimiz ne olacaktı diye düşünüyordum ağlarken bir taraftan. Kızlarım perişan ben öyle hayatımız boyunca ilk kez böyle bir şey ile karşılaşıyorduk. Kızlarımı nasıl teselli edecektim ben şimdi? Kalbim çarpıyor, elim ayağım adeta boşalmıştı, nereye giderim, ne yaparım şimdi diye düşünüyordum. Ardı arkası kesilmeyen sorular sarıyordu dört bir yanımı. Ayakta kalabilecek miydik, çocuklarım bu üzüntüyü kaldırabilecekler miydi… Eşimin gidişinin ardından kendimi biraz toparlayıp Manisa Emniyetine gittik büyük kızımla beraber ancak kapıdan içeri almadılar, uzaktan görelim dedim ona bile izin vermediler ve daha da üzülerek evimize döndük.
Gece karanlıkla beraber hüzün dolu yüreğimiz de iyice kararmıştı artık, babamızın yokluğu iyice kendini belli ettirmişti artık. Kendimi toparlayamadığım için kızlarıma da çok bir faydam olmamıştı henüz. Sabah olmuştu ama bizim içimiz hala karanlıktı, sabah olunca tekrardan Manisa Emniyetine tekrar gittik belki bu sefer görebiliriz diye ve gene içeri almadılar ve eşimin Afyon’a götürüldüğü bilgisini verdiler. Afyon Emniyetinden de hiçbir haber alamadık, nede eşimi görebildik.
Eşimin gözaltına alınalı 9 gün olmuştu kızlarımla beraber bu sefer Afyon Emniyetine gittik eşimi TEM şubesinde tutuyorlarmış ve orada adliye ye götürüleceğini öğrendik ve bizde bu sefer babamızı görmek için Adliye önünde beklemeye başladık. Uzun süre bekledikten sonra bir otobüs dolusu insanla beraber eşimi de getirdiler. Adliyenin önünde bizim gibi eşini, çocuğunu, babasını bekleyen bir sürü insan vardı. Herkes bir umut acaba uzaktan da olsa görebiliriyim belki de çok az da olsa sesini duyabilir miyim umudu ile bekliyordu biz gibi. Otobüsten herkesi birer birer indirdiler kollarından tutup başlarından bastırarak, bizlere bakmalarına bile izin vermediler. Eşimi de indirdiler sıra ona gelince, kızlarımız babalarını görünce gözyaşları içinde BABA BABA BABAA diye bağırmaya başladılar ama eşim de ne yazık ki diğerleri gibi başını bastırdıkları için çocuklarını, beni görememişti. Kızlarımız babamızla beraber eve dönebilme ümidi ile beklemeye başladılar. Beklediler, bekledik çok bekledik o gün hayatımın en uzun saatleriydi belki de, belki beraberce eve dönebilme düşüncesiyle.
Akşam oldu ve eşimin ve yanındakilerin tutuklanıp cezaevine gireceğini öğrendik ve dünyamız başımıza yıkıldı, gözyaşlarımız adeta sel oldu aktı. Küçük kızım ben babamsız gitmem diye hıçkırarak ağlıyordu. Adalet Sarayından Adalet bulamadan ayrılmak zorunda kalmıştı benim gibi onlarca insan. Kalpler paramparça, üzgün, bitkin, yorgun şekilde çıktık yola mecburen, sorular, sorular ve ardı arkası kesilmeyen sorularla beraber Manisa’ya.
Okulların açıldığı gün eşimin yokluğunun yanında maddi yokluk ya kendini hissettiriyordu artık. Çocukların okul kıyafetleri, kırtasiye malzemeleri, harçlıkları hepsi eksik kalmıştı. Eşimin bankada birikmiş parasını da çekemiyorduk. En son çalıştığı yere sordum orası da bir miktar bankaya yatırdık diye cevap verdi ama onu da hesaba tedbir konduğu için çekemiyorduk.
Kızlarımızın dedesi emekli maaşını biraz göndermeye çalışıyordu çocukların okul ihtiyaçları, market alışverişi, faturalar, ihtiyaçlar derken o para bize nasıl yetecekti. Hem maddi hem manevi olarak çok sıkıntı çekiyoruz. 25 Aralık 2016 doğalgaz faturası sadece 251 TL geldi havalar soğuduğu için kombimizi yakıyorum. 4 aydır eşimin maaşından 1 TL bile alamadık. Boğazım ağrıdığı için sağlık ocağına gittim antibiyotik bile alamadım. Yani bütün sosyal güvencemiz, insanı haklarımız elimizden alındı. Çok mağdur olduk yazıya dökemediğim nice problemler ve sorunlarla karşılaştım ve karşılaşıyorum.

Sabır

Sabır

1 gecede herkes gibi altüst olan hayatımız bir gün sabahın 6 sında ‘aç kapıyı polis’ haykırışlarıyla apar topar götürülen eşimin ardından kimin kapısını çalacağımı ne diyeceğimi bilemeden ‘baba işe gidiyor’ diyerek babasıyla vedalaşan 3 yaşındaki çocuğumla çaresizce kalmakla başladı 6 aydır yaşadığımız kabus.
Neyse ki çalışıyordum, birden bire sarsılan ekonomik durumumuz ev sahibinin eşimin durumunu öğrenmesiyle evden çıkartmasının ardından borcunu ödediğimiz arabayı satmakta buldum çareyi. Anada yok babada yok. Çocuğu gündüz kreşe, gece nöbetlerde bakıcıya tek başıma kalakalmışken nerden kimden ev bulacak ne diyecektim. Eşyaları gönderip arkadaşlarımı da idare etme seçeneği kalmıştı ki ummadığım yerden durumu bilen birinin evini kiraladım. Hiç tanımadığım insanlar taşıdı yerleştirdi evimi. Çünkü tanıdık ne komşu ne arkadaş kimse kalmamıştı, yalnızlığa terkedilmek, aradığın insanların telefonu bile açmaması daha çok koyuyordu.
İş yerinde her gün bir kaygıyla gidip gelmek, her idareden aranışta yüreğinizin ağzınıza gelmesi… Ama bu bir imtihandı. Eşimin tutuklandığı ilk gece kızımın uykusunda ‘Allah sizi seviyor’ sayıklamaları ile ağlaması… PKK ve IŞİD’li teröristler ile çatışınca ölse şehit olacak eşim artık “anayasal düzeni bozmaya teşebbüs eden terörist?!” olarak görmek! PKK ve IŞİD teröristleri ile aynı muameleye maruz kalmak bir kere daha yıkıyor insanı; sıcak su verilmeyen, kaloriferleri yanmayan yerlerde yatılan bir cezaevinden şehrin çok dışında bir yere sevk edilmesi ile 3 saatlik kış vakti çocukla çekilecek bir çile daha vardı ki Türkiye’nin bir ucundan gelenler varken ziyarete nankörlük olurdu.
Yine aynı muamele, şartlar iyi gibi dursa da görüş zamanının 40 dk indirilmesi, açık görüşte gardiyanların resmen burnumuzun dibinde bizi dinlemesi, görüş bitince ışıkları kapatıp çocukların gözü önünde babaların omuzlarına dokunarak vedalaşmaya fırsat verilmeden paldır küldür kapıların kapatılması… Allah’ım ne acı! Oysa çocuklarımızın babası burada görevde, bu amcalarda iş arkadaşıydı? Ama olsundu, aslında eşimi oraya Yaradan sevdiği için korumaya almıştı. Bizim de dışarıda yollarımızı açmış bize sabretmek kalmış…

Ekmek Satarak Geçinmeye Çalışıyoruz

Ekmek Satarak Geçinmeye Çalışıyoruz
Merhaba,
Ben ve eşim özel bir okulda çalışıyorduk. 15 Temmuzda ikimizde işsiz kaldık. Ev kirası, ihtiyaçlar… Bir anda çaresiz parasız kaldık. Çocuklarımızın geleceği tamamen belirsiz… Eşim ekmek alıp satmaya çalışıyor ama eş dosttan başka alan pek yok. Taşıma su ile geçinmeye çalışıyoruz. Ailemiz bile bizi dışlamaya başladı. Bizi anlayan az insan var. Neden ihraç olduğumu bile bilmiyorum, hiç bir açıklama yapılmadı. İtibarımız insanların gözünde sıfırlandı, bir anda vatan haini olduk.
Ne kadar kaldırabiliriz bilmiyorum. Başka gelirimiz yok, hayallerimiz geleceğimiz bir anda yok oldu. Çocuklara hiçbir şey anlatamıyoruz neden bu haldeyiz açıklayamıyoruz. Ekmek satarak ne kadar daha geçiniriz bilmiyorum.

 

Hesapta Bir Yanlışlık Var

Hesapta Bir Yanlışlık Var
Benim adım İbrahim. 15 yıldır dershanelerde öğretmenlik yapıyorum. 2013 yılından beri yaşadıklarımız hiçbir sosyal hukuk devletinde olmayan şeyler. Öncelikle açılışına devletin izin verdiği işyerimiz yine devlet tarafından ötekileştirilerek, düşmanlaştırılarak, yalan ve iftiralarla kapatıldı.
Anayasa Mahkemesinin kararına rağmen devletin zirvesindeki isimlerin mahkeme kararını tanımıyorum diyerek tamamen keyfi ve siyasi bir hesaplaşmadan dolayı işimden oldum. Dershane kapanmadan önce araç almak için Halkbank ve Finansbank’tan ihtiyaç kredisi çekip Bank Asya’ya aktarmıştım. Ancak yaptığım bu işlem 2016 yılı Mayıs ayında “terör örgütüne yardım” kapsamında Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dava konusu oldu. Şu anda yargılanmam devam ediyor.
Bu davadan dolayı savcılık evime tedbir koydu. Borçlarımdan dolayı evimi satmak istedim. Ağustos ayında müşteri buldum ama Salihli Tapu Müdürlüğü satışa onay vermedi. Savcılığın kararı olduğunu söyledi. Yazılı belge istedim, belge vermediler. Borçlarımı ödeyemedim. Eşimle aram bozuldu. Boşanma aşamasına geldik. Eşimden çocuklarımdan ayrı yaşamaya başladım. Yeterli param olmadığı için sonradan bulduğum iş yerinde yatmaya başladım.
26 Ekim 2016 da eve polis memurları benim için gelmiş. Eşim evde olmadığımı, ayrı yaşadığımızı söylemesi rağmen arama emri olmadan evimizi en mahrem yerine kadar aramışlar. Herhangi bir şey bulamayınca çocukların tabletlerini ve eski bozuk bir fotoğraf makinesini almışlar. Evden ayrılırken eşime “Kocan gelmezse her gün geliriz.” demişler. Eşim günlerce uyuyamadı. Psikolojisi bozuldu.
Çocuklarım okula gidemiyor. Bütün bu olanların sebebi ise öğrenebildiğim kadarıyla Afyonkarahisar’dan eski bir öğrencimin benim hakkımda şikâyetçi olması. OHAL olması ve ciddi işkence iddialarının olduğu bir ortamda gidip hakkımdaki suçlamaları öğrenemiyorum. Polise gidersem dönemeyeceğim endişesi taşıyorum. Herhangi bir devlet dairesine hatta hastaneye bile gidemiyorum.
Şu anda özgür değilim. Medyada çıkan düşmanlaştırıcı, bölücü haberlerden dolayı ciddi endişelerim var. Bütün bu olanların sebebi ise Bank Asya’ya para yatırmak ve hakkımda ne olduğunu bilmediğim bir iftara. Saygılarımla.

 

Özlem – Yasin ASLIYANIK

Özlem
Kalbimde ateşler yanar tutuşur
İçimde mevsimler akar uçuşur
Dağların soğuğu durur karşıma
Gözyaşım damlar yorulmuş yaşıma
&
Peşinden ağlarım kaçan neşenin
Ateşinde yandım sensiz güneşin
Kınalı kanadın kırılmış senin
Kederle çizildi kader desenin
&
Izdırabın akar deli gönlüme
Gözlerimden bakar her şey ölüme
Bahardan haber ver hoyrat fırtına
Yoruldum gayri ben, varsam rıhtıma
&
Beklerim ümitle seni baharım
Kollarım ben sana yine açarım

 

Yasin ASLIYANIK
https://mobile.twitter.com/YasinAsliyanik

Zindana Mektuplar  –  8  

Zindana Mektuplar  –  8

Canım babacığım,
Bilmem “doğru”, bilmem “yanlış” ama izninle bu sefer mektubuma her zamankinden farklı olarak hikâyeyle başlamak istiyorum.
Hikâyeye göre;
Anadolu’nun bir köyünde, eşi yıllar önce vefat etmiş bir kadın varmış. Zaman içinde çocukları büyümüş ev-bark sahibi olmuşlar. İki kızı yakın köylere gelin olmuş. Kendisi de oğlu-elini ve torunlarıyla köyde yaşıyormuş. Sabah erkenden kalkar, ev işlerini gördükten sonra ahırdaki hayvanlarını yemler, mevsimine göre sütünü sağar sonra da yaylım için sürüye katmak üzere çobana teslim edermiş.
Eve döndüğünde torunlarının kahvaltısını hazırlar, onları okula hazırlar, gönderirmiş.
Biriken çamaşırları da köylerinin yakınından geçen ırmağın temiz ve berrak suyunda yıkar, kenardaki çalılıklarda kuruturmuş. Yine bir gün ırmak kenarında çamaşır yıkarken suyun içinde parlak mı parlak bir taş görmüş. Uzanıp almış. Kurutmak üzere serdiği çamaşırların yanına koymuş. O sırada oradan geçmekte olan bir çerçi de hayvanlarını sulamak üzere ırmak kenarına gelmiş. Gelmiş amma ne görsün kuruyan çamaşırların yanında parlak ve kocaman bir taş. Kadına;
—Ne kadar güzel bir taş. Hiç böyle renkli ve güzel bir taşım olmadı. Küçük ve hasta bir kızım var, bu tür taşları çok sever. Annesi öldü öleli çok mutsuz yavrucak. Bu taşı bana versen de ona götürsem. Çok mutlu olur. Deyip taşı kendisine verip veremeyeceğini sormuş.
Kadın da hiç tereddüt etmeden;
—İşte orada öylece duruyor. Madem kızın sever, madem hasta, madem mutlu olacak, al senin olsun. Benden de selam söyle. Allah şifa versin. Bir taş nedir ki insan kalbinin bir anlık mutluluğu yanında. Hem bohçamda taze bal var ondan da vereyim belki şifaya vesile olur. Diyerek karşılık vermiş.
Çerçinin gözleri fal taşı gibi açılmış. Hemen taşı almış oradan ayrılıp şehre gelmiş. Kuyumcuya göstermiş. Çok yüksek paralara satmış. Çok çok zengin olmuş, malına mal, mülküne mülk katmış. Ama içinden;
—Yahu o köye yine gitsem, o kadıncağızı görsem acep daha onda o taşlardan var mıdır? Alsam. Diye düşünüp durmuş.
Sonunda tekrar o köye gitmiş. Kadıncağız bu sefer ırmak kenarında kuzularını otlatıyormuş. Yanına gitmiş. Bir de ne görsün o taşın aynından kadının kuzusunun boynunda asılıymış.
Kadın adamı görür görmez, hatırlamış ve kızını sormuş, iyileşip iyileşmediğini,
kendisine verdiği taştan kızının mutlu olup olmadığını, şayet mutlu olduysa kuzusunun boynunda asılı bir tane daha olduğunu, onu da alabileceğini hatta daha önce verdiği balın faydasının olup olmadığını, şayet olduysa yine verebileceğini, başkaca bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuş.
Çerçi şaşırmış. Afallatıp kalmış. Sonra kafasına dank etmiş ve kadıncağıza;
—Ey Anadolu’nun toprakları gibi yüreği geniş olan bacım. Ben senden şimdi daha değerli bir şey istiyorum. Bana onu verebilir misin?” demiş.
Kadın, çerçiden ne istediğini sorduğunda Çerçi;
—Senden yıllar önce aldığım taş çok değerli bir taştı. Ben onunla çok zengin oldum. Acaba daha var mı diye yine buraya geldim. Gördüm ki yine var ve sen yine tereddüt etmeden verebileceksin. Ben şimdi ne taş ne bal isterim. Bunca değerli ve kıymetli şeyleri bana vermeni sağlayan yüreğindeki duyguyu, gönlündeki enginliği bana ve evladıma verebilir misin? Diyerek yuvasına davet etmiş.
Evet babacığım. Belki hikâye burada bitiyor ama esas hikâye hiç bitmeyecek biliyorum. Çünkü bu hikâyeyle anlatmak istenenin çok ötesinde şeyleri sizler bana verdiniz. Ben hakkını verebildim mi bilemem amma sizin vazifenizi hakkıyla yaptığın
ıza hem bu dünyada hem de ahirette şahitlik ederim.
Canım babacığım,
Aslında o kadın ilk taşı verdiğinde taşın kıymetini biliyordu bence. Değerinin farkındaydı. Amma zannederim şöyle düşündü;
— “Eğer bu taşı ona vermezsem, hakiki nimet veren Zat’a (C.C) karşı saygısızlık ve hürmetsizlik olur. Hem karşılıksız ben de verebileyim ki “insan gönlünün ne derece kıymetli olduğunu” verdiğim insan da anlasın. Hem ben bana bahşedilen nimeti kâinatta en değerli varlık olan insan için bağışlamazsam mülkün gerçek sahibi olan Zat (C.C) bana daha fazlasını vermez. Öyleyse hakiki mülk sahibinin en çok kıymet verdiği insan için bu taşı hediye edersem o vakit gerçek dostluğu Rabbim bana bahşeder. O’na(C.C) dost olduktan sonra gayrısı da önemli değil. O Zat (C.C) razı olduktan sonra ve sevdikten sonra kâinattaki her şey beni sever. ….”
Zannedersem işte bu sebeple ilk taşı hediye etti. Zaten adamın tekrar geldiğinde aynı taştan kuzusunun boynunda asılı olması da buna işaret ediyor.
Bu hikâyeye çok anlam yüklüyorum babacığım. Hem de çok. Çünkü bu gibi hik3ayeler bizim evde de çokça yaşanmıştı.
Hani hatırlar mısın? Daha ilkokula gidiyordum. Henüz üçüncü sınıftaydım. Bana b
asmalı uçlu kurşun kalem almıştın. O zamanlar çok kişide yoktu. Okula gittiğimde arkadaşım çok beğenmişti ama ona harcıyacak paralarının olmadığını söylemişti. Ben de gelip bunu size söylemiştim. Annem de hemen;
—Oğlum onu arkadaşına hediye et. Dedi. Sen de;
—Anneni dinle oğlum biz sana yine alırız. Bakarsın Allah daha itişiyle yerini doldurur. Demiştin.
Aslında ben o anda itiraz etmek istedim ama annem ve sen üzülürsünüz diye bir şey demedim. Ertesi gün arkadaşıma hediye ettiğimde o kadar sevinmişti ki, boynuma sarılıp;
—Bundan böyle en iyi arkadaşım sensin. Demişti.
Daha aradan bir gün geçmeden dayım Almanya’dan ziyarete gelmişti ki bana iki tane basmalı kurşun kalem, 64’lük keçeli kalem seti, 32’ lik kuru boya seti ve daha birçok hediyeler getirmişti. Ben de şaşırıp kalmıştım. Aslında o zamanlar dayımın hiç geleceğini bilmiyorduk. Sonra sizi daha iyi anlamıştım.
Bunu neden anlatıyorum babacığım, hayatımda güzellik adına neler öğrendiysem sizlerin, kıymetli öğretmenlerimin ve iyi niyetli büyüklerimin sayesinde öğrendim.
Candan ötem.
Biricik varlığım.
Ne dediğimi benden daha iyi biliyorsun.
Sen ve annem hep verdiniz, hiç istemediniz. Hep, hep, hep…
İyi ki varsınız,
iyi ki bize bu erdemi öğrettiniz. Dilerim sana kayık bir evlat olurum.
Bu mektubu da böylece sonlandırmak isterim.

Seni çok seven, çok özleyen oğlun; Ali’n……….

Ali Şahin

 

Kahramanmaraş Türkoğlu Cezaevinde Neler Oluyor 

15 Temmuz darbe girişimi sonrası özellikle Hizmet Hareketi mensuplarına ve muhalif düşünceye mensup insanlara yönelik başlatılan operasyonlar sonucu yüz binlerce insan tutuklanarak cezaevlerine konulmak suretiyle korkunç bir zulüm süreci yaşanmakta ülkemizde.
Cezaevleri, kapasitesinin çok çok üzerinde doldurularak işkence ve ölüm merkezleri haline getirildi. İçeride devletin koruması ve güvencesi altında bulunması gereken tutuklu ve hükümlülere, kanunun verdiği cezai müeyyidelerin dışında cezaevi yönetimince;  keyfi şekilde yapılan uygulamalarla insanlara her türlü kötü muamele yapıldığı iddiaları sürekli olarak gündeme geliyor.
Edinilen bilgilere göre bunlardan birisi de son dönemde Kahramanmaraş Türkoğlu Cezaevi’nde tansiyon hastası olan bir tutukluya, doktor tarafından ilaç yazıldığı, ancak cezaevi yönetiminin keyfi bir şekilde bu ilaçları tutukluya vermediği, söz konusu hastanın tansiyonun zaman zaman 18’in üzerine çıktığı öğrenildi.
Ayrıca  aynı cezaevinde sık sık su kesintisinin yaşandığı da iddia ediliyor.
Bu konuda; Türkoğlu Cezaevi yetkililerini duyarlı olmaya, devletin verdiği yetki ve sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Bu yapılanlar işkencedir, suçtur.

 

Hâkim Olmanın Gereğini Yapmaktan “Suçlu” Bulunan Adalet Dağıtıcısı 

Hizmet Hareketine yönelik soykırım sürecinin en önemli olaylardan birisi kuşkusuz hakim Mustafa Başer’in yasalara aykırı bir şekilde “talimatla” tutuklanması hadisesidir. Aynı zamanda hukukun aleni şekilde rafa kaldırıldığı tarih olarak kayıtlara geçirilecek bir olaydı bu tutuklanma.
Muktedirlerin işledikleri suçlarla ilgili suçüstü yakalanmaları sonrası güvenlik personeli başta olmak üzere başlatılan operasyonlar sonucu çok sayıda polisin hiçbir suç veya delil olmadan tutuklamaları sonrasında yapılan itirazları değerlendiren hakim Mustafa Başer’in, haksız yere tutuklanan polisler ve Samanyolu tv genel yayın yönetmeni Hidayet Karaca’nın tahliye edilmeleri gerektiği şeklinde verdiği karar kendisinin tutuklanmasına neden olmuştu. Bu tutuklama neticesinde (hakim Mustafa Başer’in Hizmet Hareketiyle ilişkilendirilmesi
 nedeniyle ) başta hukukçular olmak üzere tepki vermesi gereken kesimlerden hiç bir itiraz gelmemesi, hatta alkışlanması, âdeta Hizmet Hareketine yönelik soykırım sürecinin fişekleyicisi durumuna getirmişti. Bu olay hukukun öldüğünün habercisi gibiydi. O gün “salası” verilmişti adaletin. Hakim ve savcıların verdikleri kararlar nedeniyle tutuklanmaları sıradan bir hâl alması bu olay sonrasında çok rahat bir şey haline geldi ülkemizde.
01 Mayıs 2015 tarihinde tutuklanan hakim Mustafa Başer’in, hakim eşi Rabia Başer’in de eşinin ardından, eşinin verdiği karar nedeniyle 15 Temmuz “Kanlı Kumpas” darbesinden hemen bir gün sonra 16 Temmuz da açığa alındığı, Ağustos ayında da tutuklanarak cezaevine konulduğu öğrenildi. Rabia Hanım 40 aydır Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutsak bulunuyor.
Kanunun gereğini yerine getirmesi nedeniyle eşiyle birlikte hâlâ cezaevinde tutulmaya devam edilmekte, hemde hücrelerde.
Bu zulme neden olanlar, bu kararı veren kendi meslektaşları, onların bekledikleri hukuku, kendileri için de bir gün arayacaklarından hiç şüpheleri olmasın. Hukuk herkese lazım.

 

Yollarda Bir Ailenin Daha Yok Olmasına İzin Vermeyin

Cezaevlerinin dolup taştığı, her gün hukuksuz tutuklamaların olduğu günümüz Türkiyesi’nde hakimler ve savcılar aldıkları kararları hukukun ve vicdanın gereksinimleri ile değil de sarayın istekleri doğrultusunda alınca ortada olan yasaların kullanılabilir hiçbir tarafı kalmamakta.
Alınan bu hukuki olmayan ısmarlama kararlar sonucunda çoğu aile tutuklu yakınlarını görmek için yüzlerce km yol katetmekte ve bu da bazen ailelerin trafik kazası sonucu ölümlerine sebep olmakta. Mahkemelerce kararı onanan ve hüküm alan mahkumların yakınlarının ikamet ettiği yerdeki ceza infaz kurumuna nakillerini istemeleri yasa da açıkça belirtilen bir hak. Fakat tutuklamalar yetmezmiş gibi mahkumlar ayrıca ailelerinden uzaktaki bir cezaevine nakil edilmekte.
Son olarak Selahattin Demirtaş’ın ailesinin görüş günü trafik kazası geçirmesi bu keyfi uygulamanın bir kez daha gündeme gelmesini sağladı.
Balıkesir L Tipi Cezaevi’nde kalan Hasan Oğuz da ailesinin ikametine yakın Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinden birine defalarca naklini istemesine rağmen bu dilekçeleri yasaya aykırı bir şekilde kabul görmeyen binlerce mağdur tutukludan yalnızca biri. Oğuz’un ailesi görüş ziyareti açısından büyük zorluklar çektiği belirtildi.
Bu hukuksuz uygulamanın bir ailenin daha görüş yolunda yok olmasına neden olmadan bir an önce kaldırılması gerekmiyor mu ?

 

BİZİ TAKİP EDİN

0BeğenenlerBeğen
98TakipçilerTakip Et
0AbonelerAbone

RECENT POSTS