18 C
Istanbul, TR
Çarşamba, Ekim 17, 2018
Ana Sayfa Yazarlar Yazar: Mağduriyetler

Mağduriyetler

3447 İÇERİKLER 1 YORUMLAR

… üç nokta

… üç nokta

| Yazar: Hikmet Coşkun |

Sıcaktı. Bunalıyordu. Sığamıyordu hiçbir yere. Koca dünya iki adımlık daracık bir odaya dönüşmüştü. Duvardan indirip eline aldığı çerçeveye baktı. Defalarca aldığı başarı belgelerinden sadece biriydi ve onun için en önemlilerindendi. Daldı. Kendini Anadolu’nun bağrından çıkarıp bir sevda ile şehir şehir gezdiren, gittiği her yerde huzur içinde görev yaptırtan Rabbine hamdetti.

Yaşlı gözlerini elinin tersiyle silerken daha 3 sene öncesine kadar gururla taşıdığı üniformasını hatırladı.

Gecesini gündüzüne katarak vatanına gelebilecek dâhili musibetlere karşı siper olduğu zamanları hatırladı.

Günlerce şehir içinde, şehir dışında takip peşinde koşarken evini, eşini görmediği, çocuklarının kokusunu almadığı zamanları hatırladı.

En son geldikleri kendi memleketlerinde bütün teşkilatın sevilen ve takdir edilen memuru olarak yıllarını verdiğini hatırladı.

Ağladı. Kendi haline değil, onu şimdi bu hale düşürenlerin bilerek veya bilmeyerek düştükleri o ateş çukuruna ağladı. Onun 30 senesini bir hiç uğruna heba edenlerin milyonlarca senelerini heba edişlerine ağladı. İhanet kelimesi sözlüğünde bile bulunmayan bir adama hain diyenlerin çizdikleri kendi kaderlerine ağladı.

Öyle bunalmışken, öyle daralmışken, ağlıyorken, bir kuş gibi naif yüreği bu acıların yükünü daha fazla taşıyamayacağının sinyalini gönderdi. Sonra bıçak kesiği kadar korkunç bir acı göğsünde. Sonra daralan bir nefes. Sonra yığılıp kalan bir beden.

Gözlerini hastanede açtı. Kalbin sıkıştırmış dediler. 4 damar %99 tıkalı dediler. Kriz götürür dediler. Ameliyat şart dediler. Hem de açık. Bunca yıl gördüğü her kötülüğe dayanan kalbi buna dayanamamıştı demek. Kabul etti çaresizlik içinde. Ameliyat uzun sürecek her şeye hazırlıklı olun tavsiyesi durumun vahametini yeterince anlatıyordu zaten.

Dışarıda beklemek daha zor diyordu eşi yakın bir arkadaşına. Nasıl oldu sorusuna o kadar alışmıştı ki vereceği cevap önceden hazırdı:

“15 Temmuzdan iki gün sonra açığa alındı. Kalbi ancak 13 gün dayanabildi bu haksızlığa. Kimseye derdimizi anlatamadık zaten kimse de gelip sormadı bununla bir alakanız var mı diye. Zaten 17 Aralıktan hemen sonra çalıştığı şubeden çıkarılmıştı. O zamandan beri sürekli baskı vardı üzerinde. Ama hep çalıştığı kuruma, vatanına, arkadaşlarına bağlılığından vefasından dolayı yapılanlara ses çıkarmadı, hep içine attı. En son yaptıkları çok ağır geldi ona. Sadece ona değil bütün ailemize.”

Üç nokta uzunluğunda sürdü ameliyat. Sekiz saate sığan sonsuz uzunlukta bir üç nokta. Ama asıl çile ondan sonra başlıyormuş meğerse. Yoğun bakım denen sabır süreci arttıkça ıstırap katlanıyordu. Birinci gün ümit, ikinci gün endişe, beşinci gün hüzün, onuncu gün ümitsizlik, on ikinci gün çaresizlik, on üçüncü gün büyük bir şok… Sağ tarafı kısmi felç geçirdi. Acılar katlandı… Yirminci gün dualara sıkıca sarınıldı. Otuzuncu gün tüm aile manen yıprandı, otuz beşinci gün beklemenin yorgunluğu acının narkozu oldu. Otuz altıncı gün iyi haberler gelmiyordu, otuz yedinci gün KHK adı verilen bir giyotinle doğranan hukuk sisteminin kesilip atılan bir parçası olarak mesleğinden ihraç edildiği öğrenildi. Otuz sekizinci gün hastaneden çıkıldı…

Yine üç nokta kadar uzun acı günler geçti. Her yaşanılan şey bir öncekinden daha ağır olduğu için bir öncekini ve daha öncekileri unutturuyordu. Görevinden alınması şaşırtmıştı, açığa alınması çok üzmüştü, kalp krizi korkutmuştu, felç olması yürekleri dağlamıştı, daha beteri olur muydu bu acıların?

Evet olur dercesine bir sabah gözaltı kararıyla evine geldiler, didik didik aradılar en mahrem köşeleri… Yatalak olduğu, bakıma muhtaç olduğu halde gözaltına aldılar. Mahkemeye çıkarılınca hakime raporlar sundu ailesi, ameliyat yaralarını gösterdiler, ama proje mahkemenin proje hakimi tarafından kaçma şüphesi nedeniyle tutuklandı. Kaçma şüphesi! Hem de yatalak hasta için… Böylece vicdan yoksunu emir kullarından biri daha kendi kaderini mühürlemiş oldu.

Şimdi cezaevinin en sağlıksız en ağır şartları altında %20 felçli bir hasta kaçma şüphesi nedeniyle zorla tutuluyor. Hakkında kesinleşmiş bir hüküm yok, dava yok, iddianame yok, delil yok, çünkü ortada bir suç yok.

Bütün üç noktalar adına bu acıyı yaşayanların bir an evvel kurtulması, yaşatanların da bir an evvel akıbetlerine ulaşmasını Adil-i Mutlak olan Rabbimizden niyaz ederiz.

Üç nokta….

Adil hakim ve savcı aranıyor

Adil hakim ve savcı aranıyor

| Yazar: Salih Kutlu |

Ahmet Amca, mazbut bir Anadolu insani. Yıllarca hizmet verdiği Adana’da yasayan emekli bir memur. Bütün hayatını helal kazanç elde etmeye ve çocuklarına helal bir lokma yedirmeye adamış bir baba. Bu hassasiyetle tam yedi çocuk büyüttü.

Emekliliği hak etmenin ve yedi temiz evlat yetiştirmenin huzuruyla günlerini geçirirken hayatının seyri bir anda değişti. 15 Temmuz…

Derken büyük oğlu 22 Temmuz sabahı malum (!) F.. iddiasıyla tutuklanır Afyon’da. Eşi hamiledir. Biri 9 diğeri 4 yaşında iki çocuk babalarının nereye gittiği anlamaya çalışırlar.

Asıl Mücadele Yeni Başlıyor

Huzurlu günler geride kalmıştır. Her yeni gün yeni bir kötü haber getiriyordu. Önce devlet memuru olan çocukları bir bir işten atıldı. Hem de en doğal hakları olan isnat edilen suçlarını (!) öğrenemeden ve kendilerini savunma fırsatını kullanmadan. Bir, iki, üç ve derken dördüncü oğlu da işten atılmıştı. Allah kerim başka işte çalışırsınız, diyerek teselli edebilmişti çocuklarını.

İki oğlu asgari ücretli bir iş bulmuştu. Buruk bir sevinç yasamıştı. Aklı tutuklanan oğlunda ve ailesindeydi.

Bir ara halen daha üyesi olduğu AKP ve “benim mütedeyyin saf kardeşlerimi bu işte ayrı tutmak lazım” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan aklına geldi. Çevresi Ahmet Amca’yı fanatik bir AKP’li olarak bilmişti yıllarca. Çok güvendiği “Reis’in” bu işi “ibadetle meşgul dediği tabandaki kardeşlerine (!)” kadar getirebileceğini asla düşünmemişti. Ama nasılsa temmuz fırtınası onun ailesini adeta darmadağın etmişti.

Aylık görüş günlerine torunlarını da yanına alarak gidiyordu. Çocuklar her görüşten sonra adeta yeniden yıkılıyor ve ağlamaktan perişan oluyorlardı. En son görüşten döndükleri gün dört yaşındaki torunu sinir krizi geçirmiş ve kendisini evin balkonundan atmak istemişti. Zamanında yetişmeseler bir de torununun ölüm acısı eklenecekti acılarına. Elinden geldiğince destek olup yardımcı olmaya çalışıyordu ama nereye kadar…

 

Acılar Katlanıyor

Gelininin ve çocuklarının psikolojik durumu her geçen gün kötüye gidiyordu. Babasız geçen bayram günleri de geçmiş ve okul zamanı gelmiştir. Büyük torunu okula başlamıştı. Ahmet Amca da Adana’daki evine dönmüştü. 22 Ekim sabahı gelini çocuğunu okula gönderdikten sonra eve döner. Birkaç dakika sonra da evin zili çalar. Kapıya gelenler polis olduklarını ve ellerinde kendisi için gözaltı kararı olduğunu söylerler. Evde polisler arama yaparlarken o da durumu Adana’daki kayınpederine haber verir.

Ahmet Amca’nın bir kez daha dünyası başına yıkılır. Acilen Afyon’a doğru yola çıkar. Afyon’a geldiğinde çocukların komşuya emanet edildiğini öğrenir. Gelinin ise emniyete götürüldüğünü…

Gelini o sırada 8 aylık hamiledir. Hemen emniyete gider. Durumu öğrenmeye çalışır. Fakat kimse muhatap olmaz. Sadece “iyi” cevabını verirler. Görüşmek istediğini söyler.

“Gelinimiz hamile, iyi mi, suçu ne? İki dakika görsek çocukların iyi; sen nasılsın desek…” dediğinde ise şu ibretlik (!)cevabı verir kapıdaki polis memuru:

Gösteremeyiz. Gelininiz normal suçlu değil!!!

Ahmet Amca’nın dudaklarından ancak şu sözler dökülür:

Neden? Yirmi adam mı öldürmüş benim gelin? Neden yani?

Allah’tan kıyafetleri kabul edip alırlar. Yalvarmasına  rağmen görüştürmezler.

Gelininin alındığı gün oğlunun da telefonla arama günüdür. Tabii eşini arayıp ulaşamayınca, başkası aracılığıyla babasına ulaşır. Durumu anlatmak da Ahmet Amca’ya düşer.

Şimdi oğlu hapiste… Gelini hapiste… 7,5 aylık bebek anne karnında hapiste… Annesiz babasız iki çocuk evde… Çaresiz… Her yeni güne anne ve babalarının eve dönmesi ümidiyle uyanıyorlar…

Ahmet Amca, artık torunlarının feryadını duyacak ve dindirecek adil hâkimlerin işlerini yapacağı günleri bekliyor.

İnsanlar kazanacak

İnsanlar kazanacak

| Yazar: İbrahim Ateş |

Kapkaranlık bir gece 15 Temmuz.

Ve sonrasında aydınlanmayan günler.

Kim tarafından ne amaçla yapıldığı belli olmayan, dayanaktan yoksun bir ihbar.

Başına gelecekler çevredeki örneklerden anlaşılınca zoraki olarak yuvasını terk etmek durumunda kalan yirmi yıllık hayat arkadaşınız.

Üstünden fazla zaman geçmeden kapıya dayanan polisler; aradıklarını bulamayınca tekrar ve tekrar gelen öfkeli insanlar.

Eviniz altüst edilirken korkmuş gözlerle “Anne bu amcalar evimizde ne arıyorlar?” diye soran altı yaşındaki yavrunuz.

Aslında altüst edilen evimiz değil hayatımız ve biri otistik olan üç çocuğumla bu hayatı toparlamak için çırpınan ben.

15 Temmuz gecesi olan darbe miydi bilmiyorum ama ardı ardına yaşadıklarımızın darbe olduklarından eminim. Önce gelen polislerden huzursuz olan, çaresizliğimize aldırmadan tavırları ve bakışlarıyla eşimin gidişiyle zaten sıcaklığını kaybeden evimizi iyice yaşanmaz hale getiren komşular. Sonra bu yaşanmaz evin biriken kredi borçları. Sürekli bankadan gelen telefonlar ve sonrasında kapımıza bırakılan ihbarnameler…

Derken, tam 50 bin liralık icra mektubu. Bir darbe de eşimin eski çalışma arkadaşlarından. Durumu fırsat bilerek işyerindeki usulsüzlüğün faturasını eşime kesmişler. Hem de hiç ilgisi ve yetkisi olmayan bir konuyla ilgili bir usulsüzlüğün. Avukat ta şaşıp kaldı bu duruma. Aslında şaşılacak bir durum yoktu ortada. Karıncayı bile incitmekten çekinen eşim darbe ile suçlanırken, usulsüzlük iftirasına uğramasının nesi garipti. Vatana ihanetle yargılanacak eşim, pek tabii yolsuzluk da yapabilirdi! Hainin eşi de çocukları da haindi ve devlete olan borçlarını ödemeliydiler!

Her yerde köklerini kazıyacağız naraları atılırken, babam ve kardeşlerim de yaşananlardan nasibini aldı. İki kardeşim tutuklanırken, babamın tüm mal varlığına tedbir konuldu.

Çocukların durumu içler acısı, psikolojileri iyice bozuldu, okulda işler iyi gitmiyor, ders başarıları gittikçe düştü. Babalarının yanlarında olamayışını bir türlü kabullenemiyorlar. Bir taraftan annelerinin de kendilerinden koparılabileceği korkusu… İyice perişan oldular.

Otistik oğlumun bakım zahmeti ve masrafları iyice belimi büktü. Herkes kendi derdine düştü. Çocuklar yattıktan sonra geceler boyunca dökülen gözyaşları ve dualardı tek sermayem. Yapacak bir şey yoktu ayakta kalmalı, çocuklarımın hayata tutunmalarını sağlamalıydım. İş aramaya başladım. Yüzüme kapanan kapılar… Kapıları kapayan muhafazakâr bildiğim insanlar… Yetmezmiş gibi F…cünün eşi hakaretleri… Peşi peşine giden günler, haftalar, aylar… Elde avuçta bir şeyin kalmadığı, sıfırı tükettiğimiz, iyice bunaldığım zamanda açılan bir kapı…

Dünyalar benim şimdi. Çalışıyorum; yemek yapıyorum, çay demliyorum, kazanıyorum rızkımı. Bakıyorum çocuklarıma, sabrediyorum imtihanıma. Sosyal demokratmış iş yeri sahibi. İnsan… Sürecin sonunda insanlar kazanacak. Muhafazakâr olduklarını söyleyenler değil gerçekten iman etmiş olanlar. İnsan kılıklı mahlûklar değil, İnsanlar kazanacak.

Sadakat

Sadakat

| Yazar: Nur Fetihoğlu |

Soğuk bir kış günü çalar saatin ziliyle yeni bir gün daha başlamıştı. Bu evde gün teheccüdle başlardı hep. Kendisinin en büyük hayırhahı Eşi ile birlikte yıllardır böyle başlarlardı güne. Gecesi bereketli olmayanın gündüzünün kısır olduğunu çok iyi bilirlerdi. Seccade en vefalı dosttu. Hatice kendini onun kollarına iştiyakla attı. Allah ona bu süreçte gözyaşlarıyla namaz kılmanın lezzetini lütfetmişti. Dakikalar birbirini kovalarken Sabah namazı vakti de girmiş ve yola revan olma vakti yaklaşmıştı.

Sakin ve loş oda buz kesilmişti adeta. Kış çok çetin geçiyordu. Kendi kendine düşündü; “bu kadar soğuk maddi sıkıntıdan dolayı açmadığı doğalgazdan mı, yoksa bir evin gerçek sıcaklığını temin eden eşi ve çocuklarının yokluğundan mı kaynaklanıyor?” diye. Altı kişilik aile şu an 3 ülke ve şehre dağılmış durumdaydı. Eşi, çağın en büyük kumpasıyla binlercesi gibi kader mahkûmu olmuştu. Büyük oğlu başka bir şehirde yaşıyordu. Eşi içerdeyken yazın yapmışlardı düğününü. Tek başına cılız bedeniyle her işe kendi koşturdu düğün yaparken. Ama çok geçmeden çiçeği burnunda gelini de tanıştı uzun cezaevi yollarıyla. Hatice’nin yeni evlenen oğlu da tutuklanmıştı. Eşi ve oğlu hangi suçun cezasını çekiyorlarsa. Kızı ve küçük oğlu ise faklı ülkelerde bulunuyorlardı. Kızı geçen yıl okulu bitirip çalışmaya başlamıştı. Geçen gün kızı aramış orada kendi gibi sadakatli bir gençle evlenmek istediklerini söylemişti. Ne yapabilirdi ki Hatice “bu şartlarda ne kızım ne oğlum gelemez canım ülkeme, kaç yıl sürecek bunu da bilemem. Büyük oğlumu yalnız evlendirdim. Kızımın düğününde ise hiç bulunamayacağım belki. Böyle karanlık günlerde kızı arıyorsa evlilik için vardır bir hikmeti, evlensin” diye düşündü gözlerinden acı dolu yaşlar inerken. Yoksa babasının biriciği, nazlı kızı babası olmadan girer miydi hiç dünya evine… Küçük oğlu telefonda “Anne ben bir gecede büyüdüm. Babam tutuklandığı gece. Sen üzülme ben kaydımı akşam okuluna aldım. Gündüz de bir iş buldum. Ablamın düğününü ben buradan gider yaparım. Ne ihtiyaç varsa alırım da. Sana da biraz para yatırdım ihtiyaçlarına kullan” demişti. “Canım oğlum sen ne zaman büyüdün de bu kadar sorumluluğu yüklendin” dedi hıçkırıklar boğazında düğümlenirken.

Düşüncelerden sıyrılıp hazırlık yapmaya başlaması gerekiyordu. Bugün haftalık görüş günüydü. Eşi uzak şehirlerden onu gözlüyordu. 4-5 saatlik çok yorucu bir yolculuk, cezaevi kapısında saatlerce bekleyiş ardından tam bir işkenceye dönüşen içeri girmek için yapılan arama tarama… ve sonrasında aynı serancameyle tekrar arkada sevdiğin insanı boynu bükük bırakarak içinde fırtınalarla geri dönüş. Bütün bunlar yarım saatlik bir bakışma, halleşme, dertleşme içindi. Hatice yaşadığı onca sınava rağmen aşk ve şevkinden bir şey kaybetmemişti. Onun için otobüste, cezaevi bahçesinde, içerde moral ve motivasyona ihtiyacı olan yüreği yanıklara su taşımalı, ab-ı hayat olmalıydı. Sıklıkla olmamakla beraber, halinden anlayan kader yoldaşı arkadaşları evine gelir dertleşirlerdi. Onlar gelince sohbet demini alır ve ayrılırken ümitvar gözler birbirine görüşmek üzere sımsıkı sarılırlardı bir dahaki görüşmeye kadar…

Akraba kavramını çoktandır unuttu Hatice. Vefasızlığın lügatini çıkarabilirdi artık. Nicedir kapısını polislerden ve birkaç kaderdaşı güzel insandan başkası çalmamıştı. Çok değil bir kaç yıl önce bu ev bir misafirhane gibi dolup dolup boşalıyordu halbuki. Okuttukları birkaç öğrenci vardı.  Arkadaşları ile gelirlerdi.  Çocukları yanı başında olmadığı için daha bir sarılırdı anne gibi. Hatice’nin o lezzetli ikramlarını tatmak ve denize nazır balkonunda izzeti ikram görmek için can atıyorlarken, hatta çoğu zaman canlarının çektiği yemekleri telefon açıp sipariş verecek kadar samimiyken, şimdi kapısının önünden geçmeye, yanlışlıkla yolda gördülerse selam vermeye korkuyorlardı. Allah varken başka dosta hacet yoktu aslında ama o insanlar adına çok üzülüyordu. Beklentisi olmayan bir insandı,  Hatice olgundu.  “Bana bunu nasıl yaparlar”  sitemi içinden dahi hiç geçmedi.  Onlar için üzülüyordu ve sadece dua ediyordu.

Cezaevi bahçesinde boş durmuyordu Hatice. Tanıdığı tanımadığı herkesle konuşup moral vermeye çalışıyordu. Ağlayanların gözyaşını siliyordu. Uzaktan arkadaşı Nuray’ı gördü. Dizlerine vurarak ağlıyordu. Yanına gitti soğuktan his kaybına uğramış elleriyle arkadaşının ellerini sıkıca kavradı. “Niye böyle ağlıyorsun canım kardeşim. Bak kameralar bizi çekiyor. Biz bunu bize yapanların önünde dimdik durmalıyız. Bizim ağlama yerimiz seccade. Hadi kalk toparlan” dedi. Arkadaşı “Ama Hatice evde bir sürü kitap buldular. Bulan polisler eşime artık seni kimse kurtaramaz dediler” dedi. Hatice gayet metanetli ve kendinden emin “Canım kardeşim bizim evlerimizde silah bulacak halleri yoktu ya, tabii ki kitap bulacaklar. Devletin bandrol ile sattığı orijinal kitap bunlar. Korsanını alıp da sahteciliği övmedik ya! Sen hiç üzülme. Bu cahiller anlamasa da bizi anlayacak nesil gelecek. Güzel günler çok yakın üzülme” dedi.

Bin bir türlü meşakkatten sonra içeri girdiler. Sevdiği adamı, çocuklarının babasını, babayiğit yol arkadaşını görünce bütün sıkıntılar gitmişti zaten. Eşi uzun uzun iyi olduklarını, yıllardır arayıp bulamadığı samimi insan topluluğunu burada bulduğunu,  dost sayılarının daha çok arttığını,  herkesin çok moralli olduğunu anlattı. “Bu günler geçince iki katı ikram hazırlayacaksın hanım” dedi. Hatta gardiyanların bile bizim arkadaşların olduğu koğuşlara bakmak için kendi aralarında kavga ettiğinden bahsetti. Hatice de ona ziyaret ettiği arkadaşlarını, sağlığının iyi olduğunu anlattı. Hatice’nin kanser tedavisi görüyor olması ve tek başına kalması eşinin çok canını acıtıyordu. Çıkmadan önce eşi gözyaşlarını akıtmamak için mücadele ederken “Hatice annem ne yapıyor. Beni hiç özlemiyor mu? Aylardır tek başına gelip gidiyorsun. Alt katımızda oturuyorlar. Annem kardeşlerim niye gelmiyor” dedi. Hatice artık gözyaşlarını tutamayan eşine şefkatle bakarak “Sen üzülme, Allah bize yeter. Biz altı kişilik bir aileyiz. Büyük oğlumuza görüş günleriniz çakıştığı için Eşine gitmesini söyledim. Ben yakında çıkacağına inanıyorum. Sen bize de dua et. Bunlar Rabbimden bize verilmiş çile ambalajlı lütuflar” dedi. Ne çabuk dolmuştu süre. Hatice gözü arkada eşine baka baka çıktı kapıdan.

Dönüş yolu daha meşakkatliydi. Bir kaç ay öncesinde çarşıya bile yalnız gidemeyen Hatice geç vakitlerde şehirlerarası yolculuk yapıyordu. Haline acıyla karışık güldü. Otobüs evine uzak bir yerde bırakıyordu. Ama Allah her hafta birini gönderiyordu ona sahip çıkması için. Bakalım bu haftaki refakatçim kim acaba diye düşünürken bir bayan sesi düşüncelerini dağıttı. Tesettürlü bayan ona “cezaevinden mi geliyorsun” diye soruyordu. Nur yüzlü 50-55 yaşlarındaki bayana evet cevabını verdi. Bayan “yalnız olduğunuzu görüyorum. Biz de cezaevinden dönüyoruz oğlum yatıyor. Kusura bakmayın ama vakit bayağı geç oldu. Bizi arabayla alacaklar sizi de bırakalım kardeş” diyordu. Hatice bayana olumlu cevap verirken içinden Rabbine bir kez daha minnetle şükretti. “Allah’ım Sen her hafta yardımıma birini gönderecek kadar şefkatliyken ben niye ümitsiz olayım. Varsın zalim zalimliğini yapsın. Ben Senin yoluna kurban olayım. Biliyorum Sen bu kadar güzel insanı zayi etmezsin” dedi.

Kapıyı açarken bedeni yorgunluktan ayakta duramaz hale gelmişti. Güçsüzlüğü biraz da hastalığından kaynaklanıyordu. Hatice kanser tedavisi görüyordu. Geçen hafta atom tedavisini tamamlamış sonucu bekliyordu. “Allah’ım bana zalimlerin sonunu göstermeden alma canımı” diye dua etti.

Yatsı namazını kıldı ve geleceğe dair hayaller kurarak soğuk yatağa girdi. Uzun uzun dua etti. Son olarak “Allah’ım beni ailemden ve dostlarımdan ayırma” dedikten sonra uykuya daldı.

Küvezden zalimlere

Küvezden zalimlere

| Yazar: Latif Kalem |

Beni tanımazsın ben de seni tanımıyordum.

Ta ki annemi gözaltına aldırıp Urfa’dan Aksaray’a  getirtene kadar.

Bunları sana kuvözden söylüyorum.

Neden mi? Çünkü ben dünyaya annemin yaşadığı stresten dolayı erken gelmişim. Daha 15 gün oldu dünyaya geleli.

Annemi hiç görmedim.

Ben doğar doğmaz hemşire ablalar hemen beni kuvöze koymuşlar yaşatmak için.

Annemin kokusunu alabilmek için günleri sayıyordum ki sen çıktın ortaya beni annemden ayırdın.

Tam da kavuşacaktık bana sarılacaktı öpecekti koklayacaktı. Ben de onu koklayacaktım. Hem de biliyor musun benim karnımı doyuracaktı annem. İkimiz de hasretle bugünü bekliyorduk.

Ama olmadı sen anneme terörist demişsin, onu getirin demişsin polis amcalara. Hem de biliyor musun annem ameliyatlı hasta yani. Çok acele çağırdığın için kıyafetlerini bile alamamış.

Annem çok ağlıyormuş. Ben mi? Ben hiç ağlamıyorum Ayhan Demir amca. Çünkü bebekler annesinin kokusunu duymadan ağlayamaz. Hem de biliyor musun benim zaten gözümden yaş bile gelmiyor. Annesini emmeyen bir bebeğin gözyaşı olmazmış. Sadece annemi özlediğim için huysuzlanıyorum. O kadar da olsun değil mi? Zaten 15 günlük bebeğim ben.

Keşke beni de tutuklasaydın. Annemin yanında olur kokusunu alırdım, karrnımı doyururdu.

 

Senin çocuğun var mı?

Onlar hiç bebek oldu mu?

Hiç annesinden ayrıldı mı onlar bebekken.

Eşine de, çocuklarına anlat yaptıklarını övünerek.

Sonra sen de herhalde bir anneden dünyaya gelmişsindir.

Annene de bir sor bakalım bebekken senin başından hiç ayrılmış mı?

Yoksa seni hiç sevmemiş mi?

Yaptıklarını duydukları zaman eşinin, çocuklarının, annenin seninle övüneceğini mi düşünüyorsun?

Aferin benim zalim eşime,

Aferin bizim zalim babamıza,

Aferin benim zalim oğluma!

Ne kadar gurur duyarlar değil mi seninle!

Ama ben hiç kendim için üzülmüyorum çünkü melekler her gece gelip benim başımda bekliyorlar.

Söyleyin annem de üzülmesin. Bu yaşadıklarımızdan dolayı Allah belki bizi cennetine koyar.

Yaptıklarınla tatmin olduysan Annemi bırak lütfen. Onu çok özledim. Çünkü ben çok küçüğüm 15 günlüğüm daha. Anneme ihtiyacım var. Hiç kimse küçük bir bebeği annesi gibi sevemez koklayamaz öpemez.

Ne olur annemi bırak savcı Ayhan Demir amca ona ihtiyacım var.

İki günlükken cezaevine konulan bebeğin mektubu

|Yazar: Latif Kalem |

Burası neresi anne?

Bu kapıdaki amcalar da kim?

Babam nerede?

Abimi de göremedim…

Daha 2 gün oldu dünyaya geleli…

Buradaki güler yüzlü teyzeler de kim?

Neden diğer odaya geçemiyoruz?

Bu demir parmaklıklar da ne?

Benim odamı süslemedin mi?

Yoksa sevmiyor musun beni…

Neden benim de diğer bebekler gibi babam yanımda değil?

Evimize gidelim anne…

Sevmedim ben burasını…

Beşiğim yok mu benim cibinliği olan süslü püslü…

Benim de mi kıyafetlerim sayıyla veriliyor yoksa…

Gökyüzü ne demek anne beyaz mıdır hep…

Dümdüz müdür…

Başka renk yok mudur gri den başka…

Yaramazlık mı yaptım ben yoksa…

Babam, abim de doğunca yokmuş yanında,

Sen anlatırken duydum.

Lösemi tedavisi görüyormuş babam.

O da adı cezaevi denen bir yerde tutuluyormuş.

Abimde her istediğinde babamızı göremiyormuş.

Daha 8 yaşındaymış o da.

Babam cezaevinin camından dışarıdan bakabiliyormuş abime.

Ne kadar şanslıymış abim,

Ben o kadar bile göremiyorum babamı…

Ya seni de koparırlarsa benden…

Büyük annelerim dedem teyzemler…

Diğerleri neden hep gelemiyorlar yanımıza.

Yoksa biz bir suç mu işledik ki,

Daha dünyaya gelmeden böyle bir yerde tuttular seni…

Daha ben senin karnında 4 aylıkken gelmişiz buraya,

Doğduktan 2 gün sonra da yine buradayız…

Anlayamıyorum anneciğim anlatır mısın bana…

Abimi çok özledim ben.

En azından senin yanındayım,

O senden de babamdan da benden de uzakta…

Neden böyle oldu anneciğim

Birilerinin canına mı kastettin⁉

Birilerinden bişeyler mi çaldın ⁉ da

Bizim hayatımızdan bu kadar zaman çalınıyor sebepsizce…

Kim verecek bunların hesabını peki?

Birbirimizden ayrı geçirdiğimiz zamanlar geri gelebilecek mi?

Gelmeyecek evet ama

Unutulmaz ve silinmez kalemlerle yazıyor,

Melekler her dakikanızı…

Bunları yaşayanların da yazılıyor yaptıkları. .

Mahşer gününde sırattan geçerken

Ateşi dillendirecek bu birbirimizden ayrı geçirdiğimiz saliseler…

Çabuk geçin ateşimi söndürüyorsunuz diyecek biiznillah…

Hepsi seneler hükmünde ibadet yerine geçer

Hakkıyla değerlendirince inşallah…

Bu hasret ne zaman biter anne…

Ben çok yoruldum

Daha dünyaya geleli sayılı günler oldu

Ama sanki tüm sıkıntılar benim omuzlarımda…

Babamı ne zaman verecekler bana

ve gün gelip neden bunları bizlere yaşattınız dediğimde ne diyecekler…

Hakkarili öğretmen

Hakkarili öğretmen

| Yazar: Süha Berk |

Eşim, 17 Yıllık Din kültürü öğretmeni idi. 1 Eylül 2016’da çıkarılan bir KHK ile görevinden ihraç edildi… Memleketimizin değişik yerlerinde görev yaptı… Hiç unutamam! 2014 yılıydı… Bir gün eve geldi… Hatun; benimle Hakkari’ye gelir misin, dedi. Haydi…! İlk önce dondum kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim! Bey, gelirim de bu şimdi nereden çıktı anlamadım, dedim… Şark görevimiz yok, Tekirdağ’da kendi evimiz var, okulun eve yakın, terör belası ve korkusu yok… Ne işimiz var Hakkari’de… Hatun; gelir misin, gelmez misin, dedi. Baktım ciddiydi… Eşim, sözde değil gerçek bir vatanseverdi, gerçek Türkiye sevdalısı idi. Belli ki gönlüne bir ateş düşmüştü… Kafamı kaldırdım, gözlerinin içine bakarak cesaretle, metanetle gelirim, dedim. Ne zaman gidiyoruz sen onu söyle dedim! Tebessüm ederek sana da bu yakışırdı zaten demişti. Mutlu olmuştu… Tekirdağ’da kurulu düzenimizi düşünmeden 3 çocuğumuzu da alarak Hakkari’ye gönüllü olarak gittik… Deli bunlar arkadaş, deli… Neyinize sizin Hakkâri dediğinizi duyabiliyorum. İki sene Hakkari’de kaldık. Eşim, iki sene boyunca 3 gün mazeret izni dışında rapor almadı izin kullanmadı. Çalıştığı okulda; idarecileri, öğretmen arkadaşları, öğrencileri ve velileriyle hiçbir sorunu yoktu çok şükür. Gönüllü olarak geldiği içinde okulunda bilinen bir kişiydi… Meşhurdu yani… Çevresinde sevilen bir kişi olmuştu. Görevini bir peygamber mesleği olarak kabul ediyor ve o sorumluluk şuuru ile çalışıyordu. Sicil notları hep 90 ve üzerindeydi. Okul müdürü en son ki performans notuna 98 vermişti. Bu da okulundaki öğretmenlere verilen en yüksek nottu… Hakkari’ye bir sevda için gelmişti. Kardeşkanı dursun. Doğudan Batıya kardeş türküleri söylensin istiyordu… Bu sevdası için de çırpınıp durdu. İki sene boyunca bazen birlikte bazen de yalnız velilerini gezdik. Çoğu insanın kaçtığı, valilik verseler gitmem dediği Hakkari’nin bütün ilçelerine, Yüksekovası, Şemdinlisi, Çukurcasına gittik. Buralar cennetten bir köşe gibi gelmişti bana… Ama terör belası bu güzelliğin üstünü bir gece gibi örtüyordu… Bir gün güneş doğarsa o güzellik tekrar ortaya çıkar inşallah… Çok güzel insanlar; sıcakkanlı, sevecen, cömert… Eve girdiğinizde sizi alıp kalplerinin üstüne oturtmak istiyorlardı… Çok güzel günlerimiz oldu…

Şimdi bu insan; Hakkari’ye gönüllü olarak giden, herkes tarafından sevilen… Bu insan vatan haini öyle mi?

Hakkari’de İki yıl kaldık… İhraç etmeseler hiç gelmeyecek gibiydik… Derken 15 Temmuz ihaneti yaşandı. Kim niyet etti? Kim plânladı? Kim ihanetin içinde yer aldı ve kim bu ihanetin yaşanmasına göz yumdu? bilmiyorum… Her kim öyle veya böyle bu olaya karışmışsa hepsini Allah’a havale ediyorum. Bu olay bahane edilerek eşim 22 Temmuz’da açığa alındı 1 Eylül’de ihraç edildi. Benim eşimin, darbeyle ne alakası olabilir anlamıyorum… Hayatta eline silah bile almamış… Terör örgütüne üye diye ihraç ediliyor… Terör örgütü nedir? Bu örgüte nasıl üye olunur? Apoya kimler sempati duyar, methiyeler düzer, kasideler yazar azıcık vicdanı olan herkes bilir… Ve bu tip insanlarda hâlâ görevlerinin başında. Bunu ma’şeri vicdan kabul etmez arkadaş!…

Şimdi; Benim eşim hain öyle mi? Peki ya! Onlar…

Ben, ümitsiz değilim. Çünkü eşimi iyi tanıyorum. Benim eşimin; “Vatan Sevgisinin”, zekâtına bile sahip olmayanlar, Onu Vatan haini ilan edemez. Etseler de umurumda değil… Bu yediler, kırklar diyarı güzel ülkemde kimsenin babasının çiftliği değil. Öyle; Bir savcı, 3-5 polisle bunlar teröristtir demekle kimse terörist olmuyor. 78 yaşındaki kayınvalidem; Çileli Karadeniz kadını kimse kusura bakmasın, biz evlatlarımızdan “eminiz” o iftirayı atanlar bizzat bu işin içindedirler, demişti… Hani adalet… Hani hukuk… Hani köklü devlet geleneği… Niceleri geldi geçti bu ülkeden yavrum niceleri… Bizim burada Karadeniz’de denizle ilgili çok eski bir söz vardır…

Derler ki; “Denizden ne alırsan alsan bir gün senden geri alır”… Sen kimden ne alırsan al… Masumlardan, mazlumlardan, mahzunlardan… Bir gün bunları senden geri alırlar, demişti.

 

Bunları söyledi diye 78 yaşındaki kayınvalidem de mi çok açık bir ihanet içinde yoksa… Farkında mısınız bilmem ama hayatın her alanındaki tertemiz insanları terörist, hain ilan ettiniz… Baltayı taşa vurdunuz anlayacağınız… Bu işte bir bit yeniği yok mu?

Eşim, 1 Eylül’de ihraç olduktan sonra memlekete gittik… Üzülüyorduk tabi. Eşim 43 yaşında ve 3 çocuk bir yana… Terörist damgası yemişsin o bir yana… Kardeşlerinin cevrü cefası bir yana… Düzeninin alt üst olması bir yana… İşsizlik bir yana… Bir de annesinin ALS hastası olduğunu öğrendi o bir yana… Eşim Annesine çok düşkündü. Annesinin hastalığı bütün dertlerini unutturdu ona… Babasını küçük yaşta kaybetmişti. Annesi; hem anne hem de baba olmuştu ona… Bazen yanında dalıp dalıp gidiyordu. Annem; oğlum üzülme yav derdi. Ben 79 yaşında yaşlı bir kadınım… ama henüz ölmedim. Sen bana bakarsın ben de sana bakarım derdi.

Eşim, düzenimizi anneme göre kurmaya çalıştı. İlk önce aylık kredi ödemesi olan Tekirdağ’daki evimizi satılığa çıkardık. Hem evin borcundan kurtulacaktık hem de elimize bir miktar nakit para geçecekti. Heyhat! ki; heyhat!  Ne mümkün! Eylül’ün ilk haftası müşteri bulduk ama evin satışına izin çıkmadığı için satamadık. Adam eve yerleşti kira da alamıyoruz… Terörist ilan edildik… Açığa alındık… İhraç edildik… Malımıza mülkümüze tedbir kararı konuldu… Afv Allahım afv!!! Görev yaptığımız o güzel belde sıkmaya başladı bizi… Biz de Hakkari’deki evimizin eşyalarını pul fiyatına satışa çıkarıp memlekete taşındık. Burada insanların ne kadar çıkarcı ne kadar menfaatçi olduğunu da gördük… Düşmeye gör… 10 Liralık eşyayı 1 Liraya aldılar üstelik bunu alırken bile bu kadar etmez ama sizin için alıyoruz deyip yine indirim istediler…

Bizler şimdi vatan hainiyiz öyle mi?

Annemiz hasta olduğu için 2+1 olan sobalı baba evinden çıkıp kaloriferli bir ev tuttuk. Kayınvalidemin, kayınbabamdan ve kendi babasından kalan maaşı vardı. Annem yatalak ve bakıma muhtaç olduğu için evde bakım maaşına müracaat ettik. Biraz oradan alırız bir de ufak tefek bir iş bulur çalışırız geçinip gideriz diye düşündük. Nasip olmadı… Annemin hastalığı ağırlaştı. 34 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra vefat etti. Şimdi öylece kalakaldık. Eşim 43 yaşında ve kimse iş vermiyor… İş yok, aş yok, sıkıntı çok… Okula giden üç çocuk bize bakıyor. Her hafta düzenli harçlık almaya alışmışlar. Anne dedikleri zaman gözlerimiz doluyor veremiyoruz…

Sorgusuz, sualsiz hayatlarımız kevgire çevrildi. Çocuklara, hayat zindan edildi. Hak aramamız neredeyse imkânsız, bütün kapılar kapatıldı. Mağduriyetinizi dile getirmeniz ihanetle eşdeğer tutuluyor… Bu bir kıyım bu bir zulüm değil de nedir Allah aşkına… Hayat çok zor…

Devlet ve hükümet kavramlarını birbirinden ayırt edebildiğimiz için devletimize küsmüyoruz çok şükür. Acılarımız, yaşadığımız mağduriyetlerimiz her geçen gün dayanılmaz boyutlara ulaşıyor… Ümitle, dua ile yeni bir şafağın sökmesini bekliyoruz…

Gerçek vatansever

Gerçek vatansever

| Yazar: Süha Berk |

Ben, askeriyeden emekli bir Albayım. Müdür beyi Konya’dayken IŞİD ile ilgili hazırladığı bir dosyadan dolayı tanıyorum. Dosya; IŞİD ile ilgili o güne kadar muallakta olan şeylere ışık tutuyordu. Antep ve Ankara yapılanması detaylandırılmıştı. Ülkeye nasıl girip-çıkıyorlar, hangi hücre evlerinde kalıyorlar, hangi hastanelerde tedavi oluyorlar, maddi finansman ayağına kadar her şey… Yok Yoktu. Bu iş uzmanlık istiyor, sıkı bir takip gerektiriyordu. Müdür bey, bu konuda başarılı bir iş çıkarmıştı… Ülkenin içerisindeki hain şebeke tespit ve teşhis edilmişti. Ülkenin içine uzanan dış güçlerin kimleri nasıl kullandığı dosyaya girmişti. 100 sayfalık Mit raporuna da yansımıştı… Bundan sonraki iş siyasi iradeye kalmıştı. İşin sırrı siyasi iradenin yapacağı doğru hamlede saklıydı. “Doğru hamle de kazandıracaktı”… Müdür beyle olan dostluğumuz böyle başladı. Ailecek görüştüğüm nadir işkoliklerden biriydi… Çok zaman geçmemişti ki Müdür beyin tayini Muş’a çıktı… Operasyon dosyaya değil de dosya üzerinden O’na olmuştu… Mesaj netti.

23 yıllık bir meslek hayatına rağmen çok mütevazı bir yaşantıları vardı. Evlerine girdiğinizde Konya Tem’ in müdürü bu kişi mi diyordunuz. Halılar eski, ev eşyaları sade ve evliliklerinden kalmaydı… 1992 model Doğan SLX’e biniyordu. Ama gönlü zengin bir babayiğitti evine misafir olmaya görün; bir şeyler yedirip içirmeden göndermezdi sizi. Tabaklar geldiğinde heyecanla, geri giderse hatun beni döver acı bana, derdi. Ben de, yenge seni dövmesin diye yiyorum derdim. Neşeli ve akıcı bir muhabbeti olurdu. İşinde başarılı olduğu kadar aile hayatında da çok hassas bir yaşantısı vardı, ince ruhlu nazik, kibar bir insandı. İlkokul 2. sınıfa giden bir oğlu, Ortaokul 7. sınıfa giden bir kızı vardı. Çocukların; oğlunun beyefendi, kızının hanımefendi bir yapısı vardı. Çok da başarılıydılar… Yenge de çok sıcak kanlı ve misafirperverdi… Tam bir Osmanlı hanımefendisiydi. Eşim, buraya severek gelirdi… Farklı bir kadın derdi… Bir mıknatıs gibi beni kendine çekiyor. 8 yıl çocukları olmamış… Sabretmişler… Nasıl oldu diye sorduğunda… Gözlerimin içine bakıp anladım ki; Yaptığınız iyilikler boşa gitmiyor, verdiğiniz sadakalar ve müşkülatını çözdüğünüz ailelerin duaları 8 yıl sonra da olsa size geliyor ve çok istediğiniz şeylerde vücut buluyor. Sizin derdinize derman oluyor, demişti… Bizim derdimizi “dertse eğer” dualar çözdü diyordu. Oysa biz tüp bebek tedavisi gördük cevabını bekliyorduk… bu cevap karşısında sessizliğin kollarına bırakıyordum kendimi…

Muş’a gitmeden önce uğramıştık hayırlı olsuna… Demek ki birilerinin kuyruğuna bastık demişti… Dosya dolu… Neler var neler…! Kimlere uzanıyor iş. Tayinimin çıkması zoruma gitmiyor. Dosyayı kapatmam için bana yaptıkları âlâ teklifler zoruma gidiyor… IŞID dosyasının kimleri rahatsız ettiği ortaya çıkıyordu, dedi… Hayırdır Müdürüm, dedim. Müdür bey; ailemin durumunu araştırmışlar biz sana yardımcı olalım sende bize yardımcı ol dediler. Üstelik terfi de alır güzel bir yere gelirsin… Ankara’da bir kardeşim vardı. Tekstil işi ile uğraşıyordu. Tefecilere bulaşmış borçlanmış ve iflas etmişti. Babam bunu duyunca depresyona girmiş, intiharın eşiğine gelmişti. Beyne elektrik verme şeklindeki ağır seanslarla kurtulmuştu. Şükür. Maddi olarak çok darlanmışlardı. Bunu öğrenmiş çakallar… Onların üzerinden bana geldiler… Herkesi “servet, şehvet ve şöhretle” satın alabileceklerini zannediyordu deyuslar… Ben bunların teklifini reddettim. Babamın ve kardeşimin sağlığı daha da fazla bozulmasın diye de bu zamana kadar ki birikimi mi satıp 300 milyarlık borçlarını kapattım… Konya’dan ilişiğimi kestim Muş’a doğru yola çıktım. Maddi olarak ben de sıfırlandım ama “Zilletle yaşamaktansa izzetle ölürüm” dedim.

2013 yılıydı Muş’a gitmişti. Mesleğinde uzman, Terörle Mücadele konusunda da gerçek bir divâydı. Hal böyle olunca burada da boş durmadı bölgede PKK ile ilgili bir çok dosya oluşturdu… 15-30 yaş grubundaki gençlik yapılanmaları, silah ve mühimmat yığınakları, örgüte yardım ve yataklık yapanlar, uyuşturucu ve para ile tuzağa çekilen fakir, kimsesiz, problemli genç kızlar gibi dosyalar hazırlamıştı. Bu dosyalarda siyasi iradenin inisiyatifine bırakılacaktı… Çözüm süreci ile de dosyalar rafa kaldırılacak emniyet by-pass edilecekti… PKK ihtişamlı günlerini yaşayacaktı… Bu ihmalin!, meselenin ciddiyetini kavrayamamanın, örgüte “koruma kalkanı” getirmenin bedeli ileride çok ağır olacaktı. Müdür bey diğer taraftan da ilde sosyal projeler hazırlayacaktı. Halk ile emniyeti kaynaştıracaktı. Öyle ki; örgüte destek veren insanlar bile emniyet teşkilatına bakışımız değişti diyecekti… Cenazelerine katılacak, düğünlerinde halay çekecek, kahvehanelerinde yaşlılarla muhabbet edecekti… Kardeşlik köprüleri tesis edecekti… Kalplere hitap edecek, bam tellerine dokunacak, insanları kendi konumlarında kabul edecekti. Bu da en katı kalplerdeki buzların bile erimesine vesile olacaktı.

Muş’ta Tem Müdürü olarak bir yıl çalışmıştı. 17-25 Aralık süreci ile birlikte ülkede taşlar yerinden oynayacaktı. Yılların özverili çalışmaları imha edilecek emniyetin hafızası resetlenecekti. Alanında ne kadar uzman kadro varsa bir hilâl uğruna tırpanlanacaktı. Algılarla gerçeklerin üstü âlâ bir şekilde kamufle edilecekti. Bunun da bedeli ileride bu ülke insanına ödetilecekti. Bundan sonra terörün önü alınamayacaktı. Bu bir kehanet değildi. 23 yıllını bu işe vermiş insanların öngörüsüydü ve maalesef öylede olacaktı. Müdür Bey de bundan nasibini alacaktı. Sırayla Çocuk şube, Trafik şube, Koruma şube, Pasaport şube müdürlüğü yapacaktı. Gece başka şubeye gündüz başka şubeye tayin edilecekti. Müdür beyi yıldırmak için her türlü baskıyı kuruyorlardı. Oysa bu insan 1.Sınıf Emniyet Müdürüydü. Bu nazik ve kibar insan taşkınlık yapmıyor, sesini çıkarmıyor bütün bu yapılanları sineye çekiyordu. Ülkenin bir seher yıldızı gibi hoyrat ellerde kayıp gitmesine üzülüyordu. Sonra bir yıl kadar Personel Şube emrinde tutuldu. Yazık ki ne yazık!!! ISID, PKK, DHKPC, MLKP vs. dururken uğraştıkları şeye bak. Hakkında birçok dava açılacaktı. Hepsine gülüp geçecekti. Zalimin zulmüne minnet eylemem diyecekti. Hakkında dava açılmayan arkadaşlarına da moral veren yine bu olacaktı. Bilenler bilir TİBNOT programına ait davadan da ceza almadan beraat edecekti.

2014 yılıydı Bayburt’a Çocuk şube müdürü olarak gönderilecekti. 15 Temmuz vakası ile ihraç edilecekti. Önce gözaltına alınacak sonra “TERÖRLE MÜCADELE ŞUBE MÜDÜRÜ” bir terörist olarak ters kelepçe ile tutuklanacaktı. Ülkenin geldiği durum. 55 yaşına merdiven dayamış ülkenin yetiştirdiği nadir insanlardan biri bu. 1 ay cezaevinde kalacaktı. Bu kadar dert, sıkıntı, ıstırap ruhuna balyoz gibi inecek tahribat meydana getirecekti. Bu arada sürekli olarak halsizlik, nefes darlığı, kemik ve eklemlerde ağrılar, sık sık enfeksiyona yakalanma gibi sağlık problemleri nüksediyordu. Cezaevi yönetimi aldıkları talimatla hareket ediyorlardı. Müdür beyin, rahatsızlığı geçmeyince istemeye istemeye hastaneye kontrole götüreceklerdi. Lakut myelobalstik lösemi (AML) teşhisi konulacaktı. Blast %50, lökositi değerleri 30.000’i gösterdiği için cezaevi şartlarına dayanamaz düşüncesi ile de merhamet edip! evine göndereceklerdi. O ise evine gidip evinde ölmekten hayâ ediyordu. Çünkü eğer şehadet nasip olacaksa arkadaşlarının yanında olmalıydı. Bir deve gibi burnunun ucunda yatakta şehadet şerbetini yudumlamak istemiyordu.

Kalbi buruk ve gözleri nemli olarak eve gitmişti.

Çocuklar babalarını görünce sevinç çığlıkları atmış. Babalarına sarılmış saatlerce ağlamışlardı. Hasret ile özlemin, esaret ile özgürlüğün kucaklaşmasıydı bu. Eşi kocasının eve geldiğine sevinemiyor gözyaşlarına da engel olamıyordu. Onun her iniltisinde binlerce ney feryadı gizliydi. Müdür bey her iki duyguyu da cem edip onları bağrına basıyordu. Sarılıyor, sarılıyordu. Babalık, reislik bu olsa gerek. İliklerine kadar ateşin sıcaklığı nüfuz etmişken; O canlarını büyük bir inkisarla serin serin yüreğine bastırıyordu. Sonra bir hicret daha. Dile kolay geliyor. İlkokul ve ortaokulda çocukları olanlar bu hicreti daha iyi anlar sanırım. En büyük haybeti en büyük yıkımı onlar yaşıyordu. Arkadaş edinememe psikolojisi ruh dünyalarında derinleşiyor, menfezler açıyordu.

Bayburt’tan sonra tedavi için Bursa’ya gelmişti. Burada müdür beyi, ziyaret etme imkânımız olacaktı. Hanımla gittik. Kapıyı müdür bey açtı. Beni görünce şaşırdı. Öylece kalakaldı. Yağmur yüklü bulutlar gibi bakıyordu bana dokunsam ağlayacaktı. Tarih iki aziz dostun kucaklaşmasına şahit oluyordu. Koca koca adamlar ağlıyorduk. Gözyaşının ismi; ahde vefaydı, unutulmamaydı, değer verilip kapı aşındırmaydı aslında. Dostum, can yoldaşım diye diye kanepeye oturmuştuk. Ellerimizi hâlâ sıkı sıkı sarılıydı. Çok ihtiyacım vardı bir “dostu sadık” görmeye derken gözleri dolmuştu. Ben de, geçmiş olsun derken çok zorlanmıştım. Nice zaman sonra kendimize geldik. Müdür bey, Albayım dedi; Bayburt’a gittiğimde eski yerimize göre cennette gibiydik. Terör sıkıntısı yoktu, çocuklar okula rahat gidip geliyorlardı, çalıştığımız yerde bir ötekileştirme yoktu, omuzumda ağır mesuliyet yoktu evden işe işten eve gidip geliyordum. Rahatsızlanmadan önce hatuna dedim ki hatun; hiç bu kadar rahat etmedik. Hiç bu kadar sıkıntısız bir dönemimiz olmadı. O da sus öyle deme derdi. Derken… Pat İhraç… Pat tutukluluk… Pat bu hastalık çıktı… Hamdolsun… Şikayetçi değilim… Bu nasıl bir teslimiyetti anlamak mümkün değildi. Sonra, Terörist kovalayan bu adamdan terörist olmaz deyip cezaevinden de şutladılar. Gülüşmeler. Ağlayan gözleri yağmurdan sonraki gökkuşağı gibiydi. Gülmek, tebessüm etmek o pak çehrelere çok yakışıyordu.

Çaylar gelmişti bu arada. Yapılan haksızlıklardan dolayı çok üzülmüştü. Hasımlarının yaptığı hıyanet, kalleşlik, namussuzluk ve sözünde durmamazlıkları onu çok derinden sarsmıştı. İlk defa bunlar Zelil ve alçak ruhlar sözünü söyleyivermişti. Tedaviye başlamış. Ak-yuvar sayısı kanda arttıkça artıyormuş. Normalde 4bin ile 20bin arası olması gerekirken müdür beyde bu milyon Aliyi geçmişti. Kılcallara işlemişler. Burada bile rahat vermiyorlar be Yahu demişti AK-yuvarları kastederek. Hastalığın vermiş olduğu etkiye en yakınlarının vefasızlığı, ilaçların etkisi de eklenince yorgunluğu daha da ziyadeleşiyordu. Ama bu hastalık akut geldi akut gider bizde sağlığımıza kavuşuruz diye de hep ümit vardı.

Şimdi kemoterapiye gidip geliyorum. Çok şükür iyiyim, dedi. Müthiş bir teslimiyeti vardı. Kemoterapiden sonra görme kaybı da nüksetmeye başlamıştı. Ama olsun be demişti. Bende huzuru ilahiye böyle giderim. Gözmüş, kulakmış, alyuvar-“AK-yuvarmış” önemli değil… Rabbim o kadar günahla onları getiremedim derim. Biz hüznümüzü, kederimizi ona arz edelim. Bundan sonrasını zalimler düşünsün. Bütün pisliklerini örtmek için bu kadar insanı harcadılar. Ülkeyi kevgire çevirdiler. Vatan evlatlarını tasfiye edip Çobanlık yapamayacak ne kadar hain, ne kadar haydut, ne kadar yolsuz varsa iş başına getirdiler. Var sen düşün artık. Allah vatanımızın, milletimizin yardımcısı olsun.

Ben moral olsun diye gitmiştim ondaki bu teslimiyet karşısında moral bulmuştum. O insanlar vatansever, Bu insanlar terörist şimdi öyle mi, diyordum. İki gün kaldık dostumuzun otağında beraber hastaneye gittik geldik… Morali yerindeydi. Her gün daha da iyiye gidiyordu… Eski günleri yâd ettik. Yer yer ağladık yer yer güldük. Müsaade istedik. Dosttan ayrılmak çok zor olsa da yolcu yolunda deyip kalktık… İki aziz dost olarak kucaklaştık. Gözlerden dökülen damlalar ağlıyordu kasvetli bulutların çözülüşüne, toprağın bağrına bir ümitle düşüşüne… Gözlerden dökülen damlalar hasretti baharın gelişine… ve burcu burcu baharın müjdesine…

Olsun be! aldırma

Olsun be! aldırma

| Yazar: Süha Berk |

Ben bir garip ev hanımıyım. Eşim; bu vatanda, şehitlerimizin kanları ile ıslattığı bu topraklarda Anadolu’ya bir kısrak başı gibi uzanan bu memlekette “bir Polis”. Evlenmeden önceki ilk konuşmamızı hatırladım. Eşim olacak kişi beni karşısına alıp; bakınız hanımefendi benim için önemli olan senin çok güzel bir bayan olman, çok zengin bir ailenin kızı olman, çok soylu bir aileye mensup olman değil. Ben bunlardan dolayı seni tercih etmiyorum. Şunu iyi biliyorum ki ömür geçiyor ve bu güzellik kayboluyor. Biliyorum ki zenginlik servetin çokluğu ile değil, gerçek zenginlik ruhun zenginliği ile oluyor. Biliyorum ki, malı mülkü verende O'(cc) alanda O'(cc). Ve yine biliyorum ki bu dünyada, mal da yalan mülk de yalan…

O kadar güzel konuşuyordu ki etkileniyordum. Neyin bazı taksimleri vardır seni öylesine büyüleyip öylesine kendisine çeker ki farkında olmazsın. Bir anda o parçada bir melodi de sen olursun, bir armoni de sen olursun ve otuz ikilik bir vuruş olursun. Aynen öyle işte…!  Beni etkileyen birinci sebep; beni ben olarak, beni olduğum gibi kabul etmesiydi. İkinci sebep;  benimle ezbere dayanan cümlelerle değil de kendi ruhunda ne hissediyorsa onları konuşmasıydı. Özellikle bu yönü beni türbülansa sokmuştu ve tamam demiştim. Üçüncü sebep; bizim malımıza mülkümüze talip değildi,  bana talipti. Benim kalbime talipti, ruhuma sunuyordu hitap çiçeklerini. Mutluluk kapısının sırlı anahtarının orada olduğunu söylüyordu.

Bir ara ben gayri ihtiyari olarak; Peki dedim; herkes zengin olmak herkes güzel bir hayat yaşamak istemez mi? Aslında onun kafasındaki mütevazı hayatla benim kafamdaki şatafatlı yaşam, rahat yaşantı tarzı çakışıyordu. Onu öğrenmek istiyordum.

O, hiç istifini bozmadan. Bakınız efendim, benim için önemli olan sizin nasıl bir yaşamı tercih etmek istediğiniz, benim için önemli olan hayatı paylaşmak, benim için önemli olan Rabbimin rızasına matuf hareket edebilmek, benim için önemli olan dertlerin zirve yaptığı herkesin sırtını döndüğü bir zamanda birbirimize daha çok kenetlenebilmek. Benim için önemli olan mutlu bir yuva kurabilmek ve yuvayı devam ettirebilmek. Evlilik, önümüzde uzanan sarp bir yokuş gibi bazen düşebiliriz bazen de sürçebiliriz. Bazen sen düşebilirsin bazen de ben düşebilirim. Benim için önemli olan burada sırtını dönüp gitmemek. Ne pahasına olursa olsun düşeni tutup kaldırmak, Sımsıkı sarılmak, bırakmamacasına tutmak ve kucaklamaktır.

Benim için önemli olan bu efendim. Çok duygulanmıştım… Evet demiştim. Ben seninle bir ömür yaşamaya varım demiştim. Yanaklarımın kızardığını alev alev yanmaya başladığında anlamıştım… Ve sonuç evlenmiştik.

Evlendik 8 yıl boyunca çocuğumuz olmadı. Tüp bebek tedavisi gördük doktorlara gittik geldik, gittik geldik. Nasibimizde yokmuş ki olmadı. Ama evimizden mutluluk hiç eksik olmadı. Eşim benim elimi hiç bırakmadı yüzünün asıldığını hiç görmedim. Bazen ben ağlardım için için… Ağladığımı fark ederdi. Ellerimi avuçlarının içine alıp gel seninle dua edelim derdi. Offlarımızı! Aff! yapalım ve dua biriktirelim gönül torbamızda. Allah’ım! Senden hayırlı bir evlat istiyoruz. Allah’ım hakkımızda hayırlı olanı istiyoruz, diye dua ederdik. Bu hareketi ile beni yeniden fetheden bir komutan olurdu. Gönlümün kapıları ona sonuna kadar açılırdı, ona öylesine minnet duyardım ki. Ona olan sevgim bir tanede yediveren başaklar gibi öylesine katlanırdı ki…

Ve 17-25 Aralık depremi oldu. Kimse ölmedi,  binalar çökmedi, evler yıkılmadı ama insanlar çöktü, masum insanların gönülleri yıkıldı. Üç-Dört yer değiştirdik. Oradan oraya bir yaprak gibi sürüklendik. Allah şahit hiç off! demedim. Olsun be aldırma yaradan yardır, sanma ki zalimin ettiği kârdır dedim. Hiç moral bozmadım. Bu bayrağın dalgalandığı her yer bizim vatanımız deyip gittik.

Erzurum iline geldik. Rabbim bize bir bebek nasip etti. Yıllardır hasretle beklediğimiz misafirimiz, emanetimiz geldi. Şeref verdi. Ve o günlerde 15 Temmuz vakasına şahit olduk. Bir soykırımın ayak sesleriydi bu… Özelde kıyım, genelde kıyım, kamuda kıyım… Hakimi, Savcısı, polisi, öğretmeni… Kıyım!.. Önceden planlanmış bir kıyım. Zamanı gelince giyotine göndermeden çekinilmeyen bir kıyım. Benim de eşimi önce açığa aldılar, sonra ihraç ettiler yetmedi, tutukladılar. Bebeğimiz bir yaşını bile doldurmadan tutukladılar. Giderken bebeğini kucağına aldı sana doyamamakta varmış yavrum dedi. Ama Üzülmeyin! Endişelenmeyin! Değil mi ki Hz. Aişe; Zeyd isimli bir Yahudinin dahi hakkını koruyan ve atılan iftirayı haber veren Allah bu kadar insana itiraf adı altında atılan iftiraları da temizleyecektir İnşaallah diyerek, yavrusunu öptü gitti. Babasının arkasından bir çırpınışı oldu sonra ağlayışı… Küçücük yüreğinde sanki şimdiden hissetmişti ayrılık acısını…

Ailem sahip çıkmadı. Sorsalar; Dört kardeşiz derim ama aramadılar, sormadılar… Babam, bunlar deli mi devlete kafa tutulur mu. Benim böyle evladım olmaz olsun demiş, kızmış. Reise karşı müthiş bir bağlılığı vardı. Tarikat seviyesinde bir bağlılıktı bu… Cennet ehlinden görüyordu Reisi. O yüzden Reis bir yana biz bir yana olmuştuk. Çok üzülmüştüm ama ne fayda! Eşim içerde, babamın tavrı ortada… Oysa hiçbir şey de istemedik. Eşimin ailesi de aynı tutumu sergiledi. Ama hiç yoktan bizim yanımıza gel dediler. Bir yalnızlığın ve çaresizliğin içine saplandım sandım. Bad-i Hazan esti bağlar bozuldu, Gülistanda katmer güller mi kaldı, diye söylendim durdum. Ben ağladım yavrum ağladı karanlık gecelerde. Sütüm azaldı. Yavrum için eşim için ayakta durmaya çalıştım. Sonra kardeşimi arayıp babamın aldığı eşyayı memlekete gönderdim. Babam eşyayı görünce ben geldim diye sevinmiş. Böyle diz çökersiniz demiş. Beni göremeyince susup kalmış hâlâ da susuyormuş. Aslında kötü bir baba değildir. Maddi durumu da iyidir çok şükür. Eşyamızı boş bir daireye yerleştirmiş. Annemden gizli gizli gidip oturup ağlıyormuş. Fakat Reis bir yana biz bir yana… Bu da babamın imtihanı. Aileleri kim bölüyor, kim parçalıyor onu kendisinin görmesi idrak etmesi gerekir. Aslında ben babamın bu imtihanı kaybetmesinden korkuyorum. Düşmüş bir kara sevdanın peşine, zebunu olmuş tutkularının… Üzüntü verici ama elden bir şey gelmez. Ben de bulunduğum ilde iki bayanın yanında kalmaya başladım. Haftalık eşimi gidip görüyorum o bana yetiyor. Kaldığım arkadaşların eşleri de tutuklu. Eve katkımız olsun diye elişi yapmaya başladık. Onları götürüp satıyoruz. Biz halimizden memnunuz. Bugünlerin çok sürmeyeceğine inanıyoruz. Eşlerimiz, Yusuflarımız cezaevinde yatarken bize de onların yanında dik durmak düşüyor.

Varsın babam istemesin beni ne çıkar. Varsın kardeşlerim aramayıp sormasınlar beni. Varsın hiç kimse destek olmasın ne yazar. Biz ayağımıza kadar gelen bu mazlumiyeti bu mağduriyeti elimizin tersiyle itemeyiz arkadaş. Biz ayağımıza kadar gelen bu mazlumiyeti ve mağduriyeti yaşayacağız, yaşayacağız, yaşayacağız İnşallah.

Sükutun çığlığı

Sükutun çığlığı

| Yazar: Süha Berk |

15 Temmuz 2016 sonrası

Kin ve nefretle hareket eden haramzadeler… Gayzla masumlara yüklenen gözlerini kan bürümüş aveneler… Tahribe kilitlenmiş çılgın troller… Alkışlarla açtıkları kurumları hızla kapatan emir erleri, inanan insanların malına mülküne el koyan kıyımcılar, her yanda fitne ateşini körükleyen, fitne ocaklarına benzinle su taşıyan medeniyet mahrumu medyacılar, ganimet peşinde koşan çapulcular… Ne derseniz deyiverin kelimeler kifayetsiz kalıyor ülkemdeki bu manzara karşısında…

Malatya’da çalıştığım kolej de bundan nasibini almıştı. Okul bir hışımla mühürlenmiş, eşyalar sayılıp kaydı düşülmüştü. Benim gibi, kurumda çalışan tüm bay/bayan öğretmenlerin “çalışma izin onayları” bir genelge ile zalimane iptal edilmişti. Bu yetmezmiş gibi başka bir özel öğretim kurumunda “çalışma izin onayı” düzenlenmemesi gerektiği de buna eklenmişti. Yani; size ekmek yok, su yok! deniliyordu… Nasıl bir ötekileştirme ve nasıl bir soykırıma tabi tutulmaydı bu, anlamak mümkün değildi. İşsizlik… Terör kapsamında atıldığımız için işsizlik maaşı alamama… İş bulamama… İşverenlerin; sigorta yapmaması haftada 40 saat derse girmeye karşılık 1.200TL maaş ve yoğun bir mesai şartı koşması… Sosyal güvencenin olmaması ve çocuklar…

Ülkem; bir baştan bir başa tıpkı sağırlar mezarlığı olmuştu. Duyan yok anlayan yok, sorgulayan hiç! His yok, vicdan kalmamıştı… Mazlum, mağdur ve mahzunların ah u efganları hayatın her alanında. Zalimlerin hırıltıları, avenelerin pespayelikleri havari avında… İtilip kakılan baylar/bayanlar, gençler/yaşlılar, fakirler/zenginler, çocuklar/yaşlılar, bebekler… Üstümüze gelen dev dalgalar…

Ben, Malatya’yı terk etmedim. Sebeplerin tükendiği yerde seyyar süt satıcılığına başladım. Sokak sokak, kapı kapı gezmeye başladım… Hamdolsun işlerim iyi gidiyordu… Bir yandan da arkadaşlarımı geziyordum. Süt veriyordum moral alıyordum, bazen dua oluyordu bu, bazen de para, bazen de gözyaşı…

Yine bir gün eski velilerimden birine süt bırakmak için gittim, kapıyı tıklattım… Doktor bir hanımefendiydi kendileri, kapıyı açtı. Sütü aldı… İçi dolu, ağır bir koliyi ittirdi kapıya doğru. Ben, hiçbir şey demeden hocam bunun içi kahvaltılık dolu ihtiyaç sahibi olanlar vardır belki ulaştırabilir misiniz, dedi… Sonra da biraz para koydu avucuma aylık sütten gelen hasılatım kadardı… Utandım, yüzüm kızardı, yutkundum, bir şey diyemedim. Kafamı salladım.

Teşekkür olarak teyit mahiyetinde… Hanımefendi; aslında benim için hazırlamıştı paketi belli ama beni rencide etmemek için böyle bir cümle kurmuştu… Ben de gerekeni yapmalıydım. Merhamet olarak infak edilen bu cümle ve ihtiyaç sahibi birisi olarak verilen bu emanet doğru adrese teslim edilmeliydi… ama nasıl?

Ben, elimde kırık bir plâk’a benzeyen süt kazanı ve yarım bir beste gibi olan sütçüü! sütçüü! haykırışlarımla yoluma devam ettim… Eşinin tutuklu olduğunu bildiğim bir ablanın evine de süt bırakıyordum. Bugün süt bırakma günüm değildi ama gitmeye karar verdim. Daha doğrusu nereye dönsem ayaklarım beni hep o adrese götürüyordu… Kapıyı tıklattım, çocuklar açtı kapıyı… Başlarını okşadım önce ve çikolatalarını verdim. El çabukluğu ile açıp yediler çikolatalarını. Mahzun bir şekilde yine yine dercesine bana bakıyorlardı. Yok! dedim. Başka zamana diye ekledim… Anneniz nerede diye sordum. O arada getirdiğim ağır koliyi kan ter içinde kapının eşiğine yanaştırıyordum. Büyük olanı annem markete gitti. Kahvaltımız bitmişti, kahvaltı alacak dedi. Bir küçüğü paramız yok ki nasıl alacak ki dedi… Bir küçüğü iki kardeşin arasından kafasını uzatıp baba gitti, ama gelcek demesin mi?… Jeton bir türlü düşmüyordu. Herkes hal diliyle bir şeyler anlatıyordu. Bu çocuklar aç kardeşim aç… En küçüğü ise baba hasretine açtı. Çikolatayı her çocuk sever ama bu durum başkaydı,  diye kendimi sorgularken Anneleri çıka geldi. Elleri bomboştu ve çaresizdi…

Beni görünce tebessüm etti. Mutluluğu her halinden belliydi, gözleri ışıl ışıldı. Önümde ağzı açık koliyi ve içindeki kahvaltılıkları görünce şaşırdı, öylece yere yığılıp kaldı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı… İç çekip ağlamaları sineyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak, yüreğimin üstüne oturan kilotonluk bir bulut gibiydi… Kendine gelince utanarak, ezilerek anlatmaya çalıştı. Abi, evimizde yiyecek bitti, paramız kalmadı. Çocuklar üzülmesin diye onlara bir şey diyemiyordum. Hep öteliyordum… Dayanılmaz noktaya gelince markete gidiyorum deyip evden çıktım.

Bir umut Allah’ım! dedim… Bir umut… Bir yol göster… Bir çıkış ver dedim. Markete kadar gittim. Yaseminler arasında reftare dolaşır gibi dolaştım ve uzun uzun raflara baktım, baktım… Elde yok avuçta yok ne alabilirdim ki… Eli boş dua ederek eve doğru geliyordum… O anlattıkça sesim soluğum kesiliyor, beni hafakanlar basıyordu… Ah! Be! gözü yaşlı anacığım. Ah! Be! derbeder, çileli anam, ah! ah! deyip hayıflanıyordum…

Eve geldim ve sizi kapıda gördüm. Çok mutlu oldum. Cennetten birini gördüm sanki… anlatamam… anlatamam abim… Ailelerimizin bizi terk ettiği zamanda sahip çıkan abilerim deyince yine ağlıyordu… Medine’nin dış bölgesinde harra taraflarında olan iki çocuklu çaresiz bir kadına Hz. Ömer’i ve Ebu Eslem’i gönderen Allah, bana da sizi gönderdi abi… Kendimi zor tutuyordum… Sükutun çığlıkları vardı içimde. Gözyaşlarım bulut bulut olmuştu gökyüzüne doğru… Koliyi bıraktım ve hızla uzaklaştım… Damlayan her gözyaşı doktor abla için dua olmuş mudur bilemem ama infak edilen koli doğru adreste hüzün yağmurları altında açılıyordu ve benim her kapıya günde bilmem kaç defa gitmem boynuma borç oluyordu… Nereden bilebilirdim ki; Sütcüü! Sütcüü!  nidasının pencerede hasretle gelişimi bekleyen çocukların yüreğinde bir inşirah olduğunu ve ben yine yollardayım… Sütcüüüü! Sütcüüüü! Sütcüüüü!

BİZİ TAKİP EDİN

0BeğenenlerBeğen
98TakipçilerTakip Et
0AbonelerAbone

RECENT POSTS